Çarşamba, 24 Zilhicce 1447 | 2026/06/10
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İşgalin Hapishaneleri, Başka Bir Soykırım Alanıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İşgalin Hapishaneleri, Başka Bir Soykırım Alanıdır

 

Haber:

Filistinli esirler arasında hastalıkların yayılması ve onların tedavi hakkından mahrum bırakılması, 8 Ekim 2023’te Yahudi varlığının Gazze Şeridi’nde başlattığı soykırımın başlangıcından bu yana tırmanan işkence ve sistematik suçların en belirgin tezahürlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Filistinli Mahkumlar Derneği, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, işgal hapishanelerinin, mahkumlar arasında yayılan hastalıkların yanı sıra hapishanelerdeki baskı ve saldırı operasyonları ile aç bırakma politikası nedeniyle bir soykırım alanına dönüştüğünü ortaya çıkarmıştır. (El Cezire Net, 01/06/2026)

Yorum:

İşgalin Gazze halkına karşı yürüttüğü soykırım politikasında, bombalamadan aç bırakmaya, tıbbi bakım ve tedaviden mahrum bırakmaya kadar yöntem ve araçları çeşitlilik göstermektedir; zira işgal, çocukları ve kadınları öldürmede, sığınma merkezlerine roketler yağdırmakta ve büyük bir kin ve nefretle onlardan yardım ve ilaçları engelleme konusunda ustalaşmıştır.

İşgalin soykırımı sadece onlarla sınırlı kalmamış; aksine işkence ve zulüm görmenin yanı sıra tedaviden mahrum bırakılan, bu yüzden de hastalıkların çoğalıp aralarında yayıldığı esirleri de kapsamıştır. Filistinli Mahkumlar Kuruluşları tarafından yayınlanan bir rapora göre işgal makamları, suçlama olmaksızın gözaltı politikalarının artmasının ve insanlık dışı olarak nitelendirilen tutuklama koşullarının gölgesinde, 2026 yılının Ocak ayı başına kadar hapishanelerinde 9.350'den fazla Filistinli esir ve tutukluyu gözaltında tutmaktadır. (El Cezire Net, 19/1/2026).

Nitekim hapishaneler, esirlerin kötü muameleye maruz kaldığı, hastalıklarının ve acılarının görmezden gelindiği, tedavi olmaktan ve ilaçları almaktan mahrum bırakıldıkları bir soykırım alanına dönüşmüştür.

Yahudi varlığı, küstahlık ve azgınlığında haddini aştı; ümmetin kutsallarına saldırmaya ve topraklarını ihlal etmeye devam ediyor, ama kimse kıpırdamıyor!

Gazze’nin özgür insanlarına zulmeden bu buluntu varlığın zorbalığını tanık oldukları halde Müslümanların başına gelen nasıl bir aşağılanmadır Allah aşkına?! Kardeşlerine karşı işlenen bu soykırım karşısında büründükleri ve sessiz kalıp kıllarını dahi kıpırdatmamaları nasıl bir acziyettir Allah aşkına?! Yoksa gözleri bu sahneyi görmeye ve kulakları bu haberleri işitmeye alıştı mı?!

Yüzüstü bırakmak, İslam ümmetine yapıştırılmak istenen yükseltilmiş bir başlık ve bir damga haline gelmiştir!

Ancak bu ümmetin gerçeği bunun tam aksidir; zira o, izzet ve egemenlik üzere yaratılmış bir ümmet olup Rabbi onu, أُمَّةً وَسَطاً “Vasat bir ümmet” [Bakara 143] ve خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ “İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet” [Al-i İmran 104] olsun diye seçmiştir. Dolayısıyla o, alemlere hidayet ve rahmet taşıyan ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeye geri döndüğünde otoritesini, izzetini ve konumunu yeniden tesis edecek ve tüm zorbalara ve suçlulara son verecek olan bir ümmettir; işte o gün Allah, müminlerin kalplerine şifa verecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Zinet es-Sâmit

Devamını oku...

Hemitti, ABD'nin Komplosunu Uygulamak İçin Bir Güvenlik ve Savunma Konseyi Kuruyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hemitti, ABD'nin Komplosunu Uygulamak İçin Bir Güvenlik ve Savunma Konseyi Kuruyor

 

Haber:

Sudan'da Hızlı Destek Güçleri Komutanı Muhammed Hamdan Dagalo (Hemitti), pazar günü, resmî otoriteye paralel olan Ta'sis İttifakı hükümetinde bir Güvenlik ve Savunma Konseyi kurulduğunu duyurdu; bu ise, ülkenin bölünmesine ilişkin endişeleri artıran bir adım kapsamında yeni bir ordunun oluşturulmasına zemin hazırlamaktadır. (Sudan Tribune, 31 Mayıs 2026)

Yorum:

Kurucu Hükümeti Başkanlık Konseyi'nin yaptığı açıklamada geçenlere göre Hemitti, konseyin yapısını ve yetki alanlarını belirleyen bir yasa çıkarılana kadar Güvenlik ve Savunma Konseyi kurmaya karar vermiştir; açıklamada, konseyin görevlerinin güvenlik ve ulusal savunmaya ilişkin planlar ile stratejik politikalar hazırlamak ve yeni bir savaş doktrinine sahip yeni bir ulusal ordunun kurulması için bir plana izin vermek olduğu belirtilmiş olup bu ordunun çekirdeğini ise Hızlı Destek Güçleri, Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey ve Sudan Kuruluş Bildirgesi'ni imzalayan hareketler oluşturacaktır.

Bu konseyin oluşturulması, resmî devlet kurumlarına paralel ilk kurum değildir; zira Kuruluş İttifakı, Temmuz 2025’ten itibaren hükümet kurumları oluşturmaya başlamış; böylece Hemitti başkanlığında bir başkanlık konseyi, et-Taayişi başkanlığında, bakanlar, müdürler ve diğerlerinden oluşan bir bakanlar kurulduğu gibi para konseyi ve diğer kurumlar da kurulmuştu; işte tüm bunlar, Hemitti’nin ve onunla birlikte hareket edenlerin, Amerika’nın emriyle, 2011’de Güney Sudan’ın ayrılmasının ardından Darfur’u koparma ve Sudan’da yeni bir devlet kurma planını uygulama yolunda ilerlediklerini teyit etmektedir. İronik olan Hizb-ut Tahrir/Sudan Vilayeti , Amerika’nın Güney Sudan’ı ayırmayı başardıktan sonra Darfur’u kopararak Sudan’ı bölmeyi amaçlayan planını uygulamaya devam etmenin sonuçları konusunda uyarıda bulunmuş ve hâlâ da bulunmaya devam etmektedir; zira parti, ilk günden itibaren gerçeği haykırmaya, Amerika’nın komplosunu ve bunu uygulayan araçlarını ifşa etmeye başlamıştır. Bunun üzerine Port Sudan’daki iktidar onu, hak sesi susturmaya ve insanların yöneticileri ve politikacıları yüzünden felakete sürüklenen bu ülkede neler olup bittiğini öğrenmemesine yönelik girişim kapsamında partinin gençlerini tutuklayarak, hatta onları asılsız ihbarlarla yargılayarak ödüllendirmiştir.

Bakın işte bu hususlar, gören ve basiret sahibi olan herkes için açığa çıkmıştır; nitekim bu anlamsız savaşın patlak vermesinden bu yana Hizb-ut Tahrir ’in savaşın hakikati ve sonuçları hakkında söylediği şey de budur. Nitekim artık insanlar Sudan’da olup bitenlerin gerçeğini kavramaya başlamış, hatta Sudan’ın bölünmesinden duyulan korkular hakkında konuşulmaya başlanmıştır; peki bu korkular yeterli midir?!

Ey Sudan halkı; mümin bir kişi, aynı delikten iki defa sokulmaz; peki Güney Sudan’ın ayrılması sırasında yaptığınız gibi yine sadece seyirci mi kalacaksınız?! Yoksa bu sefer, Amerika ve onun ajanlarının planlarına karşı durmayı gerektiren şerî bir tavır sergileyecek ve Amerika'nın ve diğerlerinin ülkemizdeki elini koparacak, azim İslam temelinde ülkemizin vahdetini yeniden tesis edecek, hatta dünyayı kapitalizmin zulmünden ve açgözlülüğünden kurtarıp İslam'ın adaletine ve merhametine kavuşturmak amacıyla diğer Müslüman ülkelerde de birliği sağlamak için çalışacak Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'nin olduğu hak ve adalet devletini kurmak için elinizi Hizb-ut Tahrir’in eline üzerine mi koyacaksınız?

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Osman (Ebu Halil) - Sudan

Devamını oku...

Müzakereler Daha Mı Az Maliyetlidir? Ve Sonuçları Garanti Midir?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müzakereler Daha Mı Az Maliyetlidir? Ve Sonuçları Garanti Midir?

 

Haber:

Lübnan Başbakanı 30/5/2026 tarihinde şunları söyledi: “Müzakerelerin sonuçları garantili midir? Kesinlikle hayır; ancak diğer seçeneklere kıyasla ülkemiz ve halkımız için en az maliyetli bir yoldur… İsrail şunu bilmelidir ki, yakıp yıkma, toplu cezalandırma ve köyleri ve kasabaları yerle bir etme politikası, asla bir güvenlik ve istikrar kazandırmayacaktır.”

 

Yorum:

Lübnan Başbakanı, rejiminin hiçbir savaş iradesine sahip olmadığını vurgulamakta ve müzakerenin en az maliyetli olduğunu düşünmektedir; yani müzakere yoluyla bazı sonuçlar elde etmek istemekte ancak bunun garantili olmadığının da farkındadır. Dolayısıyla düşmana karşı sergilenen bu tavizci ve boyun eğici zihniyet ona, bunu düşmana söylemiş olsa bile asla bir güvenlik ve istikrar kazandırmayacaktır. Bu düşman Filistin topraklarının üzerine çöreklendiği sürece Lübnan asla güvenlik, huzur ve istikrara kavuşamayacaktır.

Batılı düşmanlar tarafından bölgeye yerleştirilen ve her vesileyle destekledikleri düşman Yahudi varlığı, on yıllardır Lübnan’a ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik saldırılarını sürdürmekte, katliamlar işlemekte, yıkıp tahrip etmekte, yakıp yıkma ve toplu cezalandırma politikası uygulamaktadır; nitekim önceki tüm anlaşmalar ve BM Güvenlik Konseyi kararları, her fırsatta saldırılarına yeniden başlamasını engelleyememiştir.

Filistin'i gasp eden ve tüm bölge üzerinde hegemonya kurmayı arzulayan bu varlık, kurulduğu günden beri Lübnan'ı kendisine bağımlı bir hale getirmeye çalışmıştır; zira 1949'da Lübnan'ın ilk başbakanı Riyad es-Selh ile müzakereler yapmış ancak bu müzakerelerden hiçbir şey çıkmamış; hatta Yahudi varlığı, Amerika'nın bölgedeki planlarını uygulamak için Amerika’ya yönelen Ürdün Kralı I. Abdullah ile ittifak kurduğunda İngiltere ile ona karşı komplo kurmuş ve İngiltere her ikisini de öldürmüştü.

1982'de Beyrut ve Güney Lübnan'ı işgal ettiğinden beri, çeşitli isimler altında bir güvenli bölge kurma fikrini gündeme getirmiş ve buraya kendi ajanlarını yerleştirmişti. Şimdi de bu fikrine geri dönmekte ve böyle bir bölge kurmak istemektedir.

Lübnan'da devlet ise, ülkeyi koruma ve düşmana karşı koyma görevini yerine getirip üstlenmemiş; aksine işleri, silahlı örgütlere ve partilere bırakmıştır. Zira bunun daha az maliyetli olduğunu düşünmüştür! Böylece ülkeye egemen olan ve kararlarını kontrol eden bu örgütler karşısında kendisini zayıf bir konuma düşürmüştür. Bu nedenle Lübnan, insanların işlerini üstlenen, çıkarlarını güvence altına alan, onları savunan ve düşmanlarıyla savaşan bir devlet haline gelememiştir. Böylece adı bir devlet olarak kalmış ancak bu devletin kademelerinde yer alanlar, kendi kişisel çıkarlarını ve kendilerine yakın olanların çıkarlarını gerçekleştirmek için çalışmaktadırlar.

Güçlü bir konumda olmadığınız zaman sonuçlar garanti edilemez, dahası kayıplar gerçekleşir; çünkü düşman size kendi şartlarını dayatacaktır. Güçlü bir konumda olduğunuz zaman ise müzakereye ihtiyaç duymazsınız; zira bu düşmanı ülkeden tamamen temizleyene kadar savaşmaya devam edersiniz. İşte o zaman düşmanla müzakerelere ihtiyaç olmayacak; aksine meseleyi belirleyecek olan savaş meydanı olacaktır.

Zira yenilgi, kararlılığın kaybolmasından kaynaklanmaktadır; yani düşmanları bozguna ve yenilgiye uğratana kadar onlarla savaşma ve çatışma iradesinin kaybedilmesinden ve onlara boyun eğdirip galip gelene kadar fedakarlıkta bulunmaya hazır olmamaktan kaynaklanmaktadır.

Çünkü samimi bir iradeye sahip olmayan ve en değerli ve kıymetli varlıklarını feda etmeye hazır olmayan bir kimse, sabır ve kararlılık göstermeye, zorluklara ve meşakkatlere tahammül etmeye de hazır olmayan, müzakereler adı altında güvenliği tercih eden, kendisini yenilgiye ve zillete mahkum eden kimsedir; böylece güvenlik, emniyet ve istikrarlarını kaybedecek ve düşmanların tasallutu altında yaşayacaktır.

Bu durum Filistin’de de gözlemlenmektedir; zira Oslo müzakerelerinin sonuçları onun halkı için bir vebal olmuş ve iktidarda olanlar ise, Yahudilerin postalları altında aşağılanmış bir şekilde yaşamakta ve otoritenin başkanının da belirttiği gibi, ihaneti bir zafer olarak kabul etmektedirler. Aynı şekilde teslim olan ve müzakereleri daha az maliyetli gören Suriye rejimi de, bu aşağılık varlıkla müzakere ederken, her gün Yahudi varlığı tarafından saldırıya uğrayarak aşağılanma ve zillet içinde yaşar bir hale gelmiştir!

Düşmanın zilleti, aşağılanması, korkusu, dehşeti ve tasallutu altında yaşamak ve müzakerelerle sonuçların gerçekleşeceği vehmine kapılmanız; Allah'a yemin olsun ki dünya hayatında bir utanç ve acı bir azaptır; ahiretin azabı ise daha büyük ve daha utanç vericidir. Şöyle buyuran azim Allah doğru söylemiştir: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ * إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَااباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. Eğer Allah yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 38-39]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Sudan Vilayeti: 2026 Mayıs Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
2026 Mayıs Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, son aylarda halkla temas faaliyetlerini yoğunlaştırmış, ümmeti kendisiyle birlikte çalışmaya ve büyük İslam yapısı olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet'in kurulmasına davet etmiştir. Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti'nin Mayıs ayı boyunca öne çıkan faaliyetleri şunlardır:

1. Avrupa'nın Sudan siyasi sahnesinde görünme girişimleri

Sudan'da Amerika'nın kurguladığı savaşın başlamasından bu yana Avrupa, savaşı durdurmaya çalışmakla meşgul olmuş, hatta Sudan siyasi sahnesine kendi adamlarını ortak etmeye çalışmıştır. Bu amaçla Londra, Paris, Cenevre ve son olarak Nisan 2026'da Almanya Dışişleri Bakanlığı'nın davetiyle Berlin'de çeşitli konferanslar düzenlenmiştir.

Bunun üzerine Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü, düzenlediği basın toplantısında Sudan üzerindeki uluslararası nüfuz mücadelesinin gerçek yüzünü ortaya koymuştur. Avrupa'nın bir yardım kuruluşu olmadığını, gerçekte Sudan halkının bu anlamsız savaş nedeniyle yaşadığı sıkıntılarla ilgilenmediğini, asıl amacın ise Amerika'nın adamları olan askerî kesimin elindeki iktidarı alıp kendi adamları olan sivil güçlere vermek olduğunu ifade etmiştir. Bu durumun konferansların sonuç bildirgelerinde açıkça görüldüğünü belirtmiştir. Son Berlin Konferansı'nda da "Bu sivil süreç, kapsamlı bir siyasi geçiş için temel bir adımdır." denilmiştir. Ancak açıklamaya göre Amerika'nın entrikaları bu girişimleri başarısızlığa uğratmaktadır.

2. Sudan'da Marshall Projesi

Sudan Başbakanı Kamil İdris, 18 Nisan 2026 Cumartesi günü Hartum'da gazetecilerle yaptığı görüşmede, savaşın yıkımlarını yeniden inşa etmek amacıyla "Sudan Marshall Projesi"nin öncülük edeceği stratejik projeler paketinin başlatılacağını açıklamıştır.

Bunun üzerine Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcü Yardımcısı Muhammed Câmi' Ebu Eymen, bu açıklamayı yorumlayarak hükümetin "Hartum'u Amerikan şirketlerine teslim etmekten çekinmediğini" söylemiş ve Sudan yönetiminin son dönemde Amerika'ya boyun eğdiğini açıkça göstermekte ve onun gündemini uygulamak için çaba sarf etmekte olduğunu ifade etmiştir.

Ayrıca, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Burhan'ın 26 Kasım 2025 tarihinde Wall Street Journal'da yayımlanan makalesini hatırlatmış ve Burhan'ın şu sözlerini aktarmıştır:

"Sudan, terörle mücadelede ve yıkılan şehir ve kasabaların yeniden inşasında Amerika Birleşik Devletleri'nin güçlü bir ortağı olmak istemektedir. Amerikan şirketleri yeniden inşa, yatırım ve uzun vadeli kalkınmada önemli bir rol oynayacaktır."

Ebu Eymen, Amerika'ya güvenmenin tehlikelerine dikkat çekerek onun "yoksulların kanını emen ve buna aldırmayan kötü bir devlet" olduğunu söylemiştir.

3. Sudan'daki savaşın sonuçları

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu, Sudan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı Nasır Rıza'yı "Savaş dördüncü yılına girerken... Sudan nereye gidiyor?" başlıklı bir programda ağırlamıştır.

Programda savaşın yıkıcı ekonomik etkileri, sahadaki durum ve savaşın askerî olarak sonuçlanacağına dair herhangi bir işaret olmaksızın çatışmaların sürmesi ele alınmıştır. Ayrıca, askerî kurumun kontrolü dışında bulunan silahlı güçlerin sayısının 110'a ulaşması nedeniyle Sudan'ın Somali benzeri bir parçalanma sürecine sürüklenebileceği uyarısında bulunulmuş, Libya senaryosunun Sudan'da da görülmeye başlandığı ifade edilmiştir.

4. Hayat pahalılığı dalgaları ve Hizb-ut Tahrir'in tutumu

Hükümetin kapitalist ekonomik politikaları uygulamaya devam etmesi ve uluslararası finans kuruluşlarının reçetelerine bağlı kalması sonucu, özellikle elektrik tarifelerindeki ani artışla birlikte beklentilerin ötesinde ağır bir hayat pahalılığı yaşanmıştır.

Bunun üzerine Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü bir basın açıklaması yayımlayarak hükümetin davranışlarını "karanlıkta hırsızlık yapan bir hırsızın davranışlarına" benzetmiş ve İslam'ın elektrik gibi kamu mülklerine nasıl yaklaştığını açıklamıştır.

Ayrıca, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu 2 Mayıs 2026 tarihinde "Hayat pahalılığı dalgaları, hükümet politikalarının kısırlığı ve İslam'ın çözümleri" başlıklı aylık forumunu düzenlemiştir. Burada fiyat artışlarının sebepleri, hükümetin başarısız çözüm önerileri ve Batılı sömürgeci ülkelerden ithal edilen ekonomik reçetelerin haram oluşu ele alınmış; İslam'ın ekonomik sorunlara sunduğu çözümlerin gerçek ve kesin çözümler olduğu ifade edilmiştir.

Aynı dönemde, 16 Mayıs 2026'da Gedaref şehrindeki ofisinde düzenlenen periyodik forumda ekonomik gerileme, ekonomik politikaların başarısızlığı ve idarî yetersizlikler ele alınmış; Sudan'ın tarım, sanayi ve hayvancılık potansiyelinin, İslam esasına dayalı bir devlet kurulduğu takdirde ekonomik sorunları çözmeye yetecek düzeyde olduğu belirtilmiştir.

5. İHA saldırılarının yoğunlaşması ve şehirlerin hedef alınması

Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF), kontrol ettikleri bölgelerden ve özellikle Etiyopya başta olmak üzere komşu ülkelerden kalkış yapan insansız hava araçlarıyla saldırılarını artırmıştır. Bu gelişme, göreceli bir sakinlik döneminin ve Bakanlar Kurulu'nun Hartum'a taşınmasının ardından yaşanmıştır.

Bunun üzerine Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü bir basın açıklaması yayımlayarak, Amerika'nın ajanları ve çatışmanın taraflarının ateşkese ulaşmak için uyguladıkları baskılara dikkat çekmiştir. Açıklamada, Mesad Boulos'un zaman zaman duyurduğu bu ateşkeslerin "ne savaş ne barış" durumunu kalıcı hale getireceği ve nihayetinde Darfur'un Sudan'dan koparılmasına yol açacak bir anlaşmaya zemin hazırlayacağı ifade edilmiştir.

6. Dış ziyaretler ve uluslararası meşruiyet mücadelesi

Egemenlik Konseyi Başkanı General Burhan, Nisan 2026'da Suudi Arabistan, Umman Sultanlığı, Bahreyn ve diğer ülkelere çeşitli ziyaretlerde bulunmuştur. Aynı dönemde Başbakan Kamil İdris de Vatikan ve ardından Britanya'yı ziyaret etmiştir.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti, bu ziyaretlerin arkasındaki amacı değerlendirerek bunların hükümete uluslararası meşruiyet kazandırma çabalarının bir parçası olduğunu belirtmiştir. Parti Sözcüsü İbrahim Osman Ebu Halil, özellikle Britanya'nın, Amerika'ya bağlı askerî yöneticilerden iktidarı alıp kendi adamlarına vermeye çalıştığını söylemiştir. Bunun, eski başbakan Hamduk'un öncülük ettiği Berlin Konferansı'nda da görüldüğünü ve Hamduk'un kendisini Sudan'ın temsilcisi olarak sunduğunu ifade etmiştir.

Sözcü, bunun eski fakat yeniden canlanan bir Anglo-Amerikan nüfuz mücadelesi olduğunu ve ilkelere dayalı bir devlet kurulmadıkça bu mücadelenin süreceğini söylemiştir.

7. Tanıtım ziyaretleri

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı Nasır Rıza, partiyi ve amacının Nübüvvet metodu üzere Hilafet'i kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak olduğunu tanıtmak amacıyla çeşitli ziyaretler gerçekleştirmektedir.

Bu kapsamda bir heyete başkanlık ederek Kassala şehrindeki ikametgâhında Hausa Kabilesi Genel Emiri'ni ziyaret etmiş, Emir ümmetin İslam projesi etrafında birleşmesi gerektiğini vurgulamış ve kabilecilik taassubunun terk edilmesinin aciliyetine dikkat çekmiştir.

8. Siyasi konuşmalar ve halkla buluşmalar

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti, pazar yerlerinde ve kamuya açık alanlarda siyasi konuşmalar düzenlemekte; halkın sorunlarını ele almakta, mevcut çözüm yöntemlerinin yetersizliğini ortaya koymakta ve İslam'ın getirdiği ilahî çözümleri güçlü bir şekilde sunmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayetindeki Merkezi Medya Ofisi Delegesi

Çarşamba, 3 Zilhicce 1447 - 20 Mayıs 2026

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 02/06/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 02/06/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ Trump'ın İbrahim Anlaşmaları
◾️ CHP'nin Mutlak Butlan Davası

H. 16 Zilhicce 1447 - M. 2 Haziran 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Doların Altın Karşısında Uzun Zamandır Gerilemesinin Hikayesi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Doların Altın Karşısında Uzun Zamandır Gerilemesinin Hikayesi

“Eğer altının fiyatı bir hafta içinde iki katına çıkarsa, Doların durumu istikrarlı olmaktan çıkıp serbest düşüşe geçecektir.” (Wall Street’te 35 yıllık ekonomi uzmanı ve “Kur Savaşları”, “Paranın Ölümü”, “Çöküşe Giden Yol”, “Kargalar”, “Tamamen Satıldı”, “Altının Yeni Durumu”, “Yaklaşan Küresel Kaosta İnsanlığın Akıbeti”, “Yeni Büyük Çöküş” ve benzeri 10’dan fazla kitabın yazarı olan James Rickards…)

İlk altın Dolarların basımı 1795 yılında gerçekleşmiştir. Bu basım Özgürlük Şapkası (Liberty Cap) ve Yarım Kartal (Half Eagle) isimleriyle bilinir. Boyutu ve ağırlığı İspanyol Doları esas alınarak belirlenmiştir. 5 Dolar değerinde basılan bu paranın ağırlığı 8.359 gramdı ve bunun %90'ı saf altından oluşuyordu. Buna dayanarak, 1804-1849 yılları arasında ilk altın Dolar 8.359 ÷ 5 = 1.672 gram olarak basılmıştı. Altın Dolar, 1.672 gram ağırlığında basılmıştı – ki bunun %90’ı saf altın ve %10’u bakırdı-; başka bir deyişle içindeki saf altın ağırlığı 1.505 gramdı. Böylece saf altının bir gram fiyatı 1 ÷ 1.505 = 0.6645 Dolar olmuştu. Bu altın Dolar, dünya genelindeki diğer altın ve gümüş para birimleriyle birlikte ayakta kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nın, altın karşılığı olmadan basılan aşırı kağıt paralar nedeniyle dünya genelindeki altın ve gümüş para birimlerini sarsmasıyla birlikte; sahip olduğu altın bolluğu nedeniyle Amerika, 1922 yılında İtalya'nın Cenova kentinde altın standardına dönüşü düzenlemek üzere toplanan Avrupalı devletlere, artık altın standardına geri dönmeye gerek olmadığı önerisinde bulunmuştu.

1933 yılında, 1928 Büyük Buhranı'nından toparlanma sırasında ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Amerikalıların elindeki altınları kağıt Dolarlar karşılığında toplamak amacıyla Düşmanla Ticaret Yasası’nı çıkarmıştı; nitekim elindeki altını teslim etmekte gecikenler ise gizledikleri altın miktarına bağlı olarak 10.000 Dolara varan para cezaları ve 10 yılı aşmayan hapis cezalarıyla cezalandırıldı. Böylece Roosevelt, 500 metrik tondan fazla altın toplamıştı. Bunun üzerine işlemlerde 31.1 gram ağırlığındaki altın onsunun ortaya çıkışı başlamıştı; zira Roosevelt onsun fiyatını 20.67 Dolar olarak belirlemişti; yani onsun fiyatlandırılmasında, saf altının gram fiyatı olan 0.6645 Dolar esas alınmıştı ve onsun fiyatı şöyle olmuştu: (31.1 × 0.6645 = 20.67 Dolar).

Doların bir sonraki durağı, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte 1944 yılında New Hampshire eyaletinde düzenlenen Bretton Woods Konferansı oldu; bu konferans, Doları küresel bir para birimi haline getirmek için ABD Doları aracılığıyla altına endekslendi. Amerika bunu, o dönemde hiç kimsenin kendisiyle boy ölçüşemediği gücünü kullanarak dayatmıştı. Böylece altının küresel likiditeyi sağlamada yetersiz olduğu gerekçesiyle altın standardına geri dönmeyi ikinci kez reddetti; oysa gizli hedef, Avrupa devletlerinin bağımsızlığını ellerinden almak ve onları, hegemonyası bir süre sonra nükleer hegemonya olarak nitelendirilecek olan Dolara bağlamaktı.

Fakat onsun fiyatı bu kez 35 dolar olarak belirlendi; böylece Dolar, altın karşısındaki ilk değer kaybını kaydetmiş oldu; zira altının gram fiyatı 0,6645 Dolar yerine yükselerek 1,125 Dolara ulaşmıştı. Nitekim diğer ülkeler de kendi para birimlerinin döviz kurlarını, Doların altın cinsinden değerine göre belirlediler. Bunun üzerine Amerika, merkez bankalarına altın satmayı ve satın almayı ve Dolarları yeni ons fiyatı üzerinden değiştirmeyi taahhüt etti. Fakat Amerika, 1960'larda Avrupalıların, ellerindeki Dolarlarını hazinelerindeki altınla değiştirme yönünde büyük bir hareket başlattığını ve 1969 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle'ün elindeki Dolarları altınla değiştirme talebinde bulunduğunu görünce, bundan hızla geri adım atmıştı. 1971 yılında ABD Başkanı Richard Nixon, aniden ve hiçbir ön uyarıda bulunmaksızın Doların altınla olan bağını koparma kararı almıştı. Böylece Dolar, altın karşısında ikinci bir değer kaybı-gerileme sürecine girdi; zira bu süreçte altın, yani 1977-1980 yılları arasında %500 değer kazanmıştı; yani bir ons altının fiyatı 175 Dolara, gram fiyatı ise 5.6 Dolara fırlamıştı. Böylece de Amerika'nın önünde, Uluslararası Para Fonu'ndan (IMF) yardım istemekten ve meseleyi Özel Çekme Hakları (SDR) ile çözüme kavuşturmaktan başka bir seçenek kalmamıştı.

Nitekim 2008 yılının sonlarında küresel finans kriz meydana geldi (ki ekonomistler bu krizin patlak vermesinin ardından yaşanan panikte 60 trilyon Doların yok olduğunu tahmin etmektedir); bu olayla birlikte Dolar, altın karşısındaki değerinde muazzam bir düşüş kaydederek üçüncü gerilemesini yaşamıştı; zira 2014 yılında bir ons altının fiyatı 1950 Dolara yükseldi, yani altının gramı 62.7 Dolara fırladı. Dolayısıyla bu, Federal Rezerv’in gerçekleştirdiği ve 3 trilyon Dolara ulaşan devasa para basımı da dahil olmak üzere yanlış ekonomik çözümlerin birikiminin bir sonucuydu.

Dünyanın, ellerindeki kâğıt Dolarların değer kaybına uğradığının farkına varmasıyla birlikte merkez bankaları, 2012 yılında gizlice, birkaç yıl sonra ise açıkça Dolar bazlı nakit rezervlerini tonlarca altınla değiştirmeye yönelmiş; buna da rezervlerinin %15-30’u oranıyla başlamışlardır ki bazı bankalar, bu rakamı bile aşmıştır. Nisan 2025'te Doların altın karşısındaki dördüncü gerilemesi başlamış olup, bununla birlikte Şubat 2026'da altın onsu, ons başına 5600 Dolara ulaşmıştır; yani altının gram fiyatı 180 Dolara ulaşmıştır. İşte burada Amerika içindeki yönetim ve ABD Federal Rezerv'i (FED); Doların altın karşısındaki çöküşünü durdurmak için bir dizi Amerikan bankası ve zenginlerin yardımıyla dünyayı ayağa kaldırdı.

Ayrıca niceliksel gevşeme (parasal genişleme) süreci başladı; (parasal genişleme Quantitative Easing (QE), piyasanın ihtiyacını ve daha fazlasını karşılamak için altın karşılığı olmadan kâğıt para basılmasıdır.) Bu da para biriminin diğer dünya para birimleri karşısında değer kaybetmesine ve enflasyon oranının artmasına yol açmıştır. Dolayısıyla bu, dünya ekonomilerinin trilyonlarca Dolarlık yıkımına yol açan kur savaşları olarak kabul edilmektedir). İşte bu süreçte Beyaz Saray’dan, faiz oranlarının düşürülmesi, enflasyon ve yeni istihdam oranında düşüş açıklamalarının yapılması ve altının fiyatını düşürmek amacıyla toplu altın satış hareketlerinin başlatılması talebi geldi. Buna, Amerika dışından Türkiye ve Azerbaycan gibi ülkelerin bankalar da katıldı.

Tüm bunlar, altın fiyatlarının gerilemesinden başka bir fayda sağlamamıştır; bununla birlikte altın yeniden eski seviyesine, hatta daha da yukarı çıkacaktır. Çünkü ekonomik çözümler yanlış kalmaya devam etmiş ve bunlar, altının Dolar karşısında yükselişini engellemek ya da geciktirmek için konulmuştur. Nitekim Tainter, “eğer çöküş yeniden gerçekleşirse, bu kez kapsamlı olacağını” düşünmektedir. Artık herhangi bir devletin tek başına çökmesi söz konusu değildir; aksine bütün bir küresel medeniyet yok olup gidecektir. (Kur Savaşları, James Rickards, s. 288).

Doların çökmesi, küresel finans sisteminin çökmesi anlamına gelmekte olup, bununla birlikte dünya genelindeki insanların paraları yok olup gidecektir. Bu yüzden aklı başında insanların, kâğıt parayla muamelede altın standardına geri dönmesi gerekir; yani kâğıt parayla muamelede, kanun gücüyle zorunlu kılınmasına değil, altına endeksli olması gerekir. Zira bugün zorunlu kâğıt paralarla yapılan işlemler sonucunda, insanların cepleri, değerinin düşmesinden dolayı satın alma gücünü kaybetmiş kâğıtlarla dolmuştur. Böylece gerçek ekonomi, piyasalardaki değeri 40 katına çıkaran hayali bir ekonomiye dönüşmüştür!

Altına endeksli kâğıt paralarla işlem yapılması, nihayetinde ekonomik istikrarın sağlanmasına, enflasyonun ortadan kalkmasına ve ekonominin, bugün meydana gelen hayali ekonomiden gerçek ekonomiye geri dönmesine yol açacaktır. İslam'daki ekonomik sistem dünya için bir umut ışığı oluşturmaktadır; çünkü bu sistemde para, altın ve gümüşten oluşan iki madeni sisteme endekslidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

ABD, Umman'ı Tehdit Edip Korkutuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

ABD, Umman'ı Tehdit Edip Korkutuyor

Haber:

ABD Başkanı Trump, Çarşamba günü, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması meselesinde İran’ın yanında yer alması halinde ABD’nin müttefiki Umman’a saldırmakla tehdit etti. Trump, İran ve bu Körfez ülkesinin su yolunu kontrol etmesine izin verecek kısa vadeli bir anlaşmayı kabul edip etmeyeceği sorusuna yanıt olarak, Umman'ın “uygun davranması” gerektiğini, aksi takdirde “onları havaya uçuracağını” söyledi. Trump, Beyaz Saray'da düzenlenen yönetiminin toplantısı sırasında gazetecilere, “Hayır, boğaz herkese açık olacak” dedi. Ve şöyle devam etti: “Burası uluslararası sulardır ve Umman da herkes gibi uygun davranacaktır; aksi takdirde onları havaya uçurmak zorunda kalacağız. Bunu anlıyorlar ve her şey yoluna girecek.” (En-Nahar, 28/05/2026)

Yorum:

Amerika, karşısında adam gibi duracak Arap bir lider göremediği için küstahlığı ve zorbalığı daha da artmıştır. Belki de bu şekilde, içine düştüğü çıkmazdan kaçmak istemektedir; zira İran rejimini ortadan kaldırmada başarısız olduğu gibi, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler üzerindeki kontrolünü engellemekte de başarısız olmuştur.

Böylece, Venezuela'nın liderine yaptıklarını hatırlatan hayali zaferler uydurmaya başladı; ancak Arap liderlerden daha iyisini bulamadı! Çünkü onların, hükümlerini ümmetin değil, kendilerini iktidara getiren Batı hükümetlerinin desteğine dayandırdıkları için, her türlü aşağılanmaya ve kendilerine dayatılan her şeye razı olduklarını biliyordu. Böyle bir gerçeklik karşısında, çoğu Arap yöneticilerin iktidar koltuğunda kalmak için Batı'nın çıkarına her türlü eylemi gerçekleştirmesi şaşırtıcı değildir.

Ancak gerçek çıkmaz, bu adam kılıklı yöneticilere verilen bu rolde yatmaktadır; çünkü Amerika, onların bölgedeki rollerini sadece kaçırma, işkence ve haydutluk yapan çeteler düzeyine indirgemesinin ardından, onlara kapasitelerinden daha büyük dosyalarda güvenmesi mümkün değildir. Peki gerçekliği böyle olan biri, düşmanları ülkeyi işgal etmekten uzak tutmanın yanı sıra dış işgale de karşı koyabilecek gerçek bir askeri güç inşa edebilecek mi?

O halde İslam ümmeti için geriye, İslam'ın hadari projesine yardım etmek ve Allah Azze ve Celle’nin dünyada ve ahirette vaat ettiklerine sevinerek ve sahip oldukları muazzam kapasitelerin ve dahili ve harici düşmanlara karşı koyma gücünün farkına vararak harekete geçmek için çabalarını samimi kişilerle birleştirmesi kalmıştır. Evet, ümmetin kapasitelerini düşmanlarının elinde değil, kendi elinde tutması gerekir; bu ise ancak ümmetin, bir asırdan fazla süre uluslararası sahneyi şekillendirmekten uzak kalmasının ardından yeniden Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeye başlamasıyla mümkün olacaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ هُوَ يَبُورُ “Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah'ındır, ona hoş kelimeler yükselir onu da ameli salih yükseltir, kötülükler kuranlara gelince onlara şiddetli bir azap vardır ve onların tuzakları hep tarumar olur.” [Fatır 10]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER