Eko Vizyon I Petrol Piyasasının Doğası Değişiyor
- Kategori Seçkiler
- |
Güney Sudan Ulusal Seçim Komisyonu, 22 Aralık 2026 tarihinde yapılması planlanan genel seçimler için belirlenen 102 seçim bölgesinden biri olarak, tartışmalı Abyei idari bölgesini Warrap eyaletindeki 12 seçim bölgesine dâhil etti. Güney Sudan hükümetinin bu tasarrufu, kırmızı çizgilerin tehlikeli biçimde aşılması anlamına gelir, hatta açık bir savaş ilanı niteliğindedir! Eğer bu uyduruk devletçik, Sudan hükümetinin vereceği tepkiden emin olmasaydı böyle bir adım atmaya asla cüret edemezdi. Nitekim Sudan hükümetinin tepkisi, olayın vahametiyle bağdaşmayacak derecede sönük ve zayıf kalmıştır. Dışişleri Bakanlığı sadece şu açıklamayı yapmakla yetinmiştir: “Sudan Hükümeti, Seçim Komisyonu’nun 2005 Kapsamlı Barış Anlaşması’na ekli Abyei Protokolü’ne açıkça aykırı olan bu kararını reddetmektedir.” Bakanlık ayrıca söz konusu kararın, 2011 yılında iki ülke arasında imzalanan güvenlik düzenlemelerine ve Abyei Bölgesi Geçici İdaresi’ne de aykırı olduğunu; söz konusu anlaşmaların ise nihai bir çözüme ulaşmak için iki ülke arasında önkoşulsuz müzakere çağrısında bulunan 2046 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının alınmasına zemin hazırladığını ifade etmiştir!
Bakanlık, Sudan’ın protokoller ve imzalanmış anlaşmalarla güvence altına alınan hukukî haklarına bağlı olduğunu vurgularken, iyi komşuluk ilişkilerine olan bağlılığını da yinelemiştir. Ayrıca Birleşmiş Milletler’i, uluslararası ve bölgesel kuruluşları, dost ve kardeş ülkeleri ile Abyei’ye ilişkin protokol ve anlaşmalara garantör olan tarafları, varılan mutabakatların uygulanması için harekete geçmeye ve hukukî çerçevenin dışında gerçekleştirilen tek taraflı adımları reddetmeye çağırmıştır.
Güney Sudan’ı ana gövdeden koparan önceki hükümetin bir devamı olan mevcut Sudan hükümetinden, bu denli utanç verici ve zelil bir tavır beklemek yadırganacak bir durum değildir. Halbuki böylesine zelil bir tavır, iddia ettikleri gibi egemen bir devlete asla yakışmamaktadır! Zira böylesine cılız bir tavır, Güney Sudan’ı Abyei’yi kendi topraklarına katma planından vazgeçirmeye asla yetmeyecektir. Böyle bir durumda alınması gereken asgari tutum; uğursuz Naivasha Anlaşması da dahil olmak üzere Güney Sudan ile olan tüm anlaşmaları iptal etmekle tehdit etmek ve Güney Sudan’ı -asıl doğal durumu olan- Sudan’ın bir parçası olarak kabul etmektir.
وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوْمٍ خِيَانَةً فَانبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاءٍ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْخَائِنِينَ“Eğer (antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik etmesinden kesin olarak korkarsan, sen de antlaşmayı aynı şekilde bozduğunu onlara bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez.” [Enfal 58]
Allah’ın izniyle yakında yeniden kurulacak Hilafet Devleti, Güney Sudan’ı yeniden ana vatan Sudan’ın bağrına döndürecek, bununla da kalmayıp Sudan’ı diğer İslam beldeleriyle birleştirecektir. Böylece Hilafet Devleti; insanlığa nur ve hayır taşıyan, insanları kapitalizmin ve diğer beşerî sistemlerin karanlıklarından İslam’ın adaletine ve rahmetine çıkaran dünyanın lider devleti olacaktır. Allah’ın izniyle bu yakında mutlaka gerçekleşecektir. Zira Müslümanların, hatta tüm dünyanın gecesi artık fazlasıyla uzamıştır ve artık şafağın sökmesi kaçınılmazdır.
لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ“İşte Çalışanları bunun için çalışsın.” [Saffat 61]
İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü
Amerika'nın İran'a Bitmeyen Müzakere Oyunu, İran’lı Siyasetçilerin Bitmeyen Yanılgısı!
ABD’nin İran’a karşı savaşının yansımaları, ABD’nin tarihi stratejik ve jeostratejik çıkmazının oluşmasında bir dönüm noktası oluşturdu ve ABD’nin hegemonyasının aşınması ile İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra temellerini attığı ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra pekiştirdiği uluslararası düzenin çatlamasına yönelik zorlu bir sınav oldu. Bu savaş, ABD’nin askeri gücü için de zorlu bir sınav oldu; zira askeri gücünün sınırlarını ve ABD’nin stratejik çıkmazının derinliğini ortaya çıkardı. Ne İran boyun eğdirilip bağımlı bir hizmetkâr haline getirilebildi, ne de Çin boğulabildi; aksine, İran savaşı ABD için bir çıkmaz ve boğucu bir durum haline geldi.
Dahası savaşın sonuçları, Amerika’nın hedeflerinin tam tersi sonuçlar doğuran stratejik bir darbe ve şok oluşturdu; zira Amerika’nın stratejik önceliklerinin başında Çin geliyordu ve İran’a karşı savaşın büyük bir kısmı, İran’ın enerji arterini kesmek ve Körfez penceresini ona kapatmak yoluyla Çin’i hedef almıştı. Zira Hürmüz Boğazı artık ABD'nin bir meşgalesi haline gelmiş ve bununla birlikte Amerikan stratejik ve askeri ilgi odağının ve meşgalesinin pusulası da yön değiştirdi; çünkü savaşın süresi uzadıkça ABD, daha fazla kuvvet, mühimmat, deniz ve hava kapasitesi tahsis etmek ve bununla birlikte Çin için hazırladığı askeri gücünü ve stratejik rezervlerini tüketmek zorunda kaldı. Ayrıca İran'a odaklanılması, Çin'in ana meydan okumasının olduğu Hint-Pasifik bölgesine olan odaklanmayı azalttı. Bu da Çin'e, Asya'daki nüfuzunu yoğunlaştırmak, askeri yapılanmasını inşa etmek ve uluslararası sahada diplomatik ve ekonomik varlığını güçlendirmek için istisnai bir alan ve fırsat vermiş olup bu ise ABD'nin içinde bulunduğu açmaz ve ikilemi daha da kötüleştirmiştir.
Bu sonuçlara göre bu kritik durum, ABD’nin hegemonyasına bir darbe ve onun küresel liderliğinin çöküşü mesabesindedir; ABD’nin böyle bir duruma boyun eğmesinin yanı sıra bunun pekiştirilmesi için müzakere etmesi neredeyse müstahil, hatta imkânsızdır; aksine durumu tersine çevirmek ve çıkmazından kurtulmak için topu geri almaya çalışacaktır. Bu kritik ve tehlikeli durumla Amerika, hasmına yönelik tam bir siyasi aldatmaca içinde muamele etmektedir. Bunu da kendi hegemonyasının şartlarını kabul etmeye ve boyun eğmeye zorlamak için gücünü yeniden toparlamak ve topu yeniden kazanmak amacıyla vakit kazanmayı hedeflediği müzakereler aldatmacası yoluyla yapmaktadır. Dahası bunun da ötesinde, İran rejimini kendisine tâbi hale getirecek şekilde yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır. Bu arada aldanmışlık içindeki İranlı siyasetçiler bu sürece, sanki mevcut statükoyu pekiştirecek ve nihai bir sonuç olarak kalıcı kılacakmış gibi bakmakta ve böylece de müzakereler tuzağına düşmektedirler.
Bu kritik ve tehlikeli stratejik durumun, Amerika tarafından nihai bir durum olarak kabul edilmesinin yanı sıra müzakereler yoluyla pekiştirilmesinin imkânsız olduğu bilinmektedir; aksine bu durum ancak zorla, stratejik bir sarsıntıyla ve Amerikan varlığını ve nüfuzunu bölgeden ve coğrafyadan nihai olarak ortadan kaldıracak köklü bir askeri harekâtla dayatılabilecektir.
Keşke İran yöneticileri bunu bilmiş olsalardı!
Umman; hava ve deniz operasyonlarını uygulama kapasitesini kesintisiz bir şekilde artırmakta, aynı zamanda müzakereler sürerken İran hedeflerine yönelik askeri saldırıların devam etmesiyle, İran'ın güçlü tepkilerinin hafifletilmesi, verdiği kayıpların azaltılması, askeri kabiliyetleri ile mühimmatını, özellikle de maliyetli savunma sistemleri ile önleyici füzelerini tüketmesinin dizginlenmesi amaçlanmaktadır. Tüm bu stratejik Amerikan askerî yığınağının oluşturulması zaman ve hazırlık gerektirmektedir; müzakereler ise Amerika'nın zaman kazanmaya ve İran yöneticilerini aldatmaya yönelik bir hilesidir.
Felaket olan ise, İran’ın aldatılmış siyasetçilerinin buna zaman tanımaları olmuştur!
Eğer İran’da ideolojik ve köklü siyasi bir akıl olsaydı, Amerika’nın kendilerine karşı yürüttüğü savaşın yol açtığı ağır stratejik yaralar yüzünden vahşi domuz gibi bir hale geldiğini bilirdi; zira domuzun yaralı hali, sağlıklı hâlinden çok daha tehlikelidir ki, gücünün sarsılmasının verdiği acı ve küresel hegemonyasını kaybetme korkusu, Amerika'nın davranışlarını çok daha saldırgan, pervasız ve ölçüsüz bir hâle getirmektedir.
Tıpkı mühlet tanımanın hiçbir işe yaramadığı vahşi domuza davranıldığı gibi; eğer İranlı yöneticilerde azıcık bir basiret olsaydı, Amerika ile müzakere masasına oturmak yerine, onun bölgedeki askeri varlığını nihai olarak ortadan kaldırmak ve onun İran'ın içindeki siyasi nüfuzunu kökten kazımak için ellerindeki bu fırsatı bir ganimet bilmeleri gerekirdi.
Ancak İranlı politikacıların düşüncesindeki köklü ve ideolojik eksiklik, onların helaki olacaktır; keşke akledebilseler!
ABD’nin İran’a karşı savaşı, Batı ile olan meselenin askeri değil, ancak tamamen ideolojik ve siyasi olduğu gerçeğini açıkça teyit etmektedir. Batı, bizim acısını çektiğimiz devlet boşluğunu, kendi askeri çıkmazını siyasi bir çıkış yoluna dönüştürmek için kullanmaktadır. Bunu da bugün, ya İran’ın aşağılayıcı bir teslimiyetiyle ya da öldürücü bir darbeyle stratejik ve askeri çıkmazından kurtulmak için müzakere penceresini açmak ve İranlı siyasetçileri aldatmak yoluyla yapmaktadır.
Bu da İslam ümmeti için hayati ikilemin hâlâ devam ettiği ve giderek daha şiddetli ve yıkıcı bir hale geldiği anlamına gelmektedir; bu ikilem ise, İslam beldelerinin, İslam ümmetinin ömrü açısından korkunç bir süre olan bir asırdan fazla bir süredir muzdarip olduğu ideolojik kara delik ve ideolojik bir devlet boşluğudur; bu da İslam beldelerini, Haçlı ve sömürgeci kafir Batı’nın, hatta aşağılık Yahudi varlığının, Rusların, Hinduların, Çinlilerin ve Budist Burma’nın savaşlarının bir sahası haline getirmiştir… Hem de bugünkü hain ve utanç verici rejimlerinin tam bir işbirliği ve ortaklığıyla.
Müslümanlar olarak sonuçlarının acısını çektiğimiz bu ideolojik kara deliği, ancak yüce İslam Hilafetimiz doldurabilir; zira Hilafet, hain ve utanç verici rejimlerin pisliğini silip süpürecek, kâfir Batı’nın kökünü kazıyacak, onun medeniyetinin utancını yok edecek, onun hayatını cehenneme çevirip yerle bir edecek ve şeriatıyla hükmedilmesi sayesinde ümmete Rabbine itaatini ve izzetini geri kazandıracaktır. كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ “Allah: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” [Mücadele 21]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed
Haber-Yorum
Siyasi Partilerden Oluşan Bir Karışım, İngiltere Halkını Aynı Kaçınılmaz Akıbete Sürüklüyor
Haber:
Londra Emniyet Müdürlüğü’nün 500 bin Sterlin tutarındaki bağışlarla ilgili yürüttüğü soruşturma ve Parlamento Standartlar Komitesi’nin 5 milyon Sterlin değerindeki bir hediyeyle ilgili yürüttüğü bir başka soruşturma karşısında Nigel Farage, Birleşik Krallık Reform Partisi’nin Clacton seçim bölgesindeki milletvekilliği görevinden istifa etti ve bunun halk ile hükümet arasındaki bir çatışma olacağı konusunda ısrar ederek ara seçimlerin yapılacağını duyurdu. Bununla birlikte İşçi Partisi, Muhafazakarlar ve diğer ana partilerin seçimleri boykot etmesinin gölgesinde Count Binface, Farage'nin en önde gelen rakibi olarak görülüyor; gümüş renkli bir çöp kovası kostümü giyen bu komedyen, Sigma 9 gezegeninden geldiğini iddia ediyor ve Adele’yi kamulaştıracağına dair söz veriyor.
Yorum:
Nigel Farage, siyasi kariyerini hükümete saldırmak üzere inşa etmiş olup kendisini, Westminster’daki yozlaşmış kartel tarafından kuşatılmış marjinal kesimin tek savunucusu olarak tasvir etmiştir. 2018 yılında, başlangıçta Brexit Partisi olarak bilinen ve şu anda kendisinin liderliğini yaptığı aşırı sağcı popülist bir siyasi partinin kuruluşuna katılmıştır. Nitekim Farage’ın popülist anlatısı çekiciliğini kanıtladı ancak İngiltere Reform Partisi’nin mali durumu bu anlatının sahte olduğunu ortaya çıkarmıştır. Parti, hükümetin dışında bir isyan hareketi olmak yerine, dış sermayenin bir aracı haline gelmiş olup onu finanse edenler ise, on yıllardır kamu hizmetlerini kısıtlayıp vergi gelirlerini biriktiren milyarderler sınıfının ta kendisidir. Böylece sadece Reform Partisi’nin değil, aksine İngiltere'deki parti sisteminin tüm siyasi saçmalık maskesi de düşmüştür; zira Farage’ı destekleyen zengin bağışçılar, aynı zamanda Muhafazakar Parti’nin de destekçileridir; bu arada İşçi Partisi ise on yıllardır aynı milyarder elitleri kucaklamaya devam etmiş ve onların paraları karşılığında işçi sınıfına verdiği vaatleri hafife almıştır. Dolayısıyla İngiltere’deki demokrasi, zenginler arasındaki bir müzayede savaşından başka bir şey değildir; bu da onu demokratik olmaktan ziyade zenginlerin yönettiği bir devlet haline getirmektedir; nerede olursa olsun kapitalizmin kaçınılmaz gerçeği işte budur.
Farage’ın isyanının ardında duran mekanizma şu anda benzeri görülmemiş bir incelemeye tabi tutulmaktadır. Milyarder ve Birleşik Krallık Reform Örgütü’nün onursal saymanı Nick Candy, 100 milyon Sterlinlik rekor bir bağış toplama hedefiyle, İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti’yi bağış toplama konusunda geride bırakmayı planlamaktadır. Bu örgütün en büyük destekçisi olan, Tether şirketinde %12 hisseye ve İngiltere Virjin Adaları’nda yurt dışı varlıklarına sahip Tayland asıllı İngiliz milyarder Christopher Harborne, geçtiğimiz yıl 15 milyon Sterlin bağışlamıştı; bu bağış, bir İngiliz siyasi partisine yapılan şimdiye kadarki en büyük bireysel bağış olarak kayda geçmişti. Kripto para alanındaki bir başka milyarder olan Ben Delo da 4 milyon Sterlin katkıda bulunmuştur. Bu kişiler, Birleşik Krallık’taki Reform Örgütü’nün kayıtlı gelirinin toplam %71’ini temsil etmektedir. Nitekim Harborne'un askerî yüklenici şirketleri, Candy'nin ülke dışından bağış toplama faaliyetleri ve oğlu George'un ABD'de siber dolandırıcılıktan hüküm giydiği ve hâlen Karadağ'dan faaliyet gösteren Cottrell ailesi; gizlilik ve olası hukuk ihlallerinin varlığına dair bir tabloya işaret etmektedir. Londra Emniyet Müdürlüğü, Fiona Cottrell’den gelen 500 bin Sterlin değerindeki bağışları soruştururken, Farage ise Harborne’dan gelen ve ancak milletvekilliğinden istifa ettikten sonra askıya alınan 5 milyon Sterlinlik bağışla ilgili olarak İngiliz Parlamentosu Standartlar Komisyonu’nun soruşturmasıyla karşı karşıya kalmıştır.
Bu ağ, Muhafazakar Parti’yi de kapsayacak şekilde genişlemektedir. Harborne ve Candy gibi bağışçılar, uzun süredir iki parti arasında gidip gelmekte ve onlara, gerektiğinde birbirinin yerine geçebilecek yatırımlar gözüyle bakmaktadırlar. İngiliz milyarderlerin her üçünden biri Muhafazakar Parti’yi finanse etmekte olup, bunlardan 48’i 2005 yılından bu yana 50 milyon Sterlinin üzerinde bağışta bulunmuştur. David Beers’in son olarak yaptığı 1 milyon Sterlinlik bağış ve hapisteki David Sullivan’ın 112.500 Sterlinlik bağışı, partinin ahlaki esnekliğini ortaya koymaktadır. Muhafazakar Parti'den bazı isimler Reform Partisi'ne katıldıklarında, ideolojiyi değil parayı takip etmişlerdir.
İşçi Partisi'ne gelince, yoksullar tarafından değil, zengin ve ayrıcalıklı bir kesim tarafından kurulmuştur; oysa bu partinin, uzun zamandır etkileri marjinalleştirilmiş olan yoksullar için olduğu varsayılıyordu. Görünen o ki İşçi Partisi’nin hakimiyeti artık tamamlanmıştır. Muhalefet saflarındaki İşçi Partisi lideri Keir Starmer, yüzyıllar öncesine dayanan ve İngiltere’de ikamet eden ancak yurtdışında kalıcı konutları bulunan kişilerin, yurtdışı gelirleri ve kazançları üzerinden İngiliz vergilerini ödemekten kaçınmalarına olanak tanıyan yerleşik olmayan vergi mükellefiyeti statüsünü kaldırma sözü vermişti. Hedge fon yöneticileri ve özel sermaye devleri, milyarlarca Sterlini korumak için uzun süredir bu durumu istismar etmektedir. İşçi Partisi ayrıca, özel sermaye ortaklarının performans ücretlerini gelir yerine sermaye kârları olarak değerlendirmesine olanak tanıyan “kâr payı” boşluğunu kapatmayı vaat etmişti; bu da vergi oranını %45’ten %28’e düşürmektedir. Ancak bu vaat hükümet içinde kaybolup gitmiştir. Dolayısıyla yerleşik olmayanlar için uygulanan sistem, yeni gelenlere hâlâ cömert muafiyetler tanıyan bir sistemle değiştirilmiştir; bu arada kâr payı ise gelir vergisi kapsamına dahil edildi ancak sözde uygun kâr payı için fiili oran sadece yaklaşık %34’e kadar hafifçe yükseltilmiştir. Aynı zamanda İngiltere'de ikamet etmeyenler, kâr payları üzerinden alınan vergiden tamamen kaçınmaya devam etmektedirler. İşçi Partisi’nin bağışçılarının izleri açıkça görülüyor: Zira Lord Sainsbury, Gary Lubner ve Cayman Adaları’nda kayıtlı bir hedge fonu olan ve İşçi Partisi’nin bugüne kadarki en büyük bağışçısı sayılan Quadrant Capital; evet onların hepsi, köklü şekilde yeniden dağıtım düzenlemesinin yasaya girmesini engellemişlerdir. Sonuçta kapalı bir siyasi döngü vardır. Farage’e cömertçe ödeme yapan Murdoch gazeteleri ve GB News, bağışçıların gündemini şişirmektedirler. Eski İşçi Partisi lideri Tony Blair, Rupert Murdoch’u, medya imparatorluğunun desteğini İşçi Partisi’ne yöneltmeye ikna etmek için Avustralya’ya gitmiş ve Murdoch da bunu kabul etmişti; bu da İşçi Partisi'nin, Muhafazakar Parti’nin 18 yıllık iktidarının ardından 1997 seçimlerini kazanmasına yol açmıştı. Partiyi sert bir şekilde eleştiren İşçi Partisi, artık yakın çevresini dolduran Lordlar Kamarası’nı kabul etmektedir. Bu üç partiyi birleştiren şey, insanların genelinin çıkarlarını ikinci plana atmaktır. Vergi sistemi, konut ve enerji politikalarının hepsi, bağışçıların yatırımlarından elde ettikleri getirileri yansıtmaktadır. Bağış toplama kampanyasının tamamı, serveti iktidara dönüştürmeyi hedeflemektedir. İşte bu, zengin azınlığın egemenliğidir. İşte bu, İngiltere'dir. İşte bu, zulümdür.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulhamid Martin
Pakistan’ın başkenti İslamabad, 12-13 Temmuz 2026 tarihlerinde İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) bağlı 9. Kadın Bakanlar Konferansına ev sahipliği yaptı. Konferansa, 57 ülkeden yaklaşık 190 kadın temsilci katıldı. Afganistan hükümetinden hiçbir temsilcinin yer almadığı konferansta kadınların eğitimi, güçlendirilmesi ve toplumsal hayata katılımı gibi konular ele alındı. Bu konferans, “kadının güçlendirilmesi” süslü söylemleri altında toplanırken; Filistin’in Batı Şeria bölgesindeki Müslüman kadınlar, Yahudi varlığının vahşi baskınlarına, tutuklamalarına, zorunlu göç ve şiddetine maruz kalıyor. Gazze’deki kadınlar; acımasız bombardımanlar, abluka ve açlık altında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Komünist Çin hükümeti; Doğu Türkistanlı kadınları toplama kamplarına kapatarak, kısırlaştırarak, doğum kontrol tedbirleri dayatarak ve onları Çinli erkeklerle evlenmeye zorlayarak Uygur Müslümanlarını zorla asimile etmeye ve İslami kimliklerini yok etmeye çalışıyor. Arakanlı (Rohingya) Müslüman kadınlar; katliam, tecavüz, tehcir ve vatandaşlıktan mahrum bırakılma zulmü altında inim inim inliyor. Hindistan’da, özellikle de Assam ve Keşmir eyaletlerindeki Müslüman kadınlar, faşist Hindutva rejiminin baskı ve şiddetiyle karşı karşıya kalıyorlar. Rusya’dan Avrupa ve Amerika’ya kadar Müslüman kadınlar; İslam düşmanlığıyla (İslamofobi) ve başta başörtüsü yasakları olmak üzere şer’i amellerine yönelik kısıtlamalarla yüzleşiyorlar...
Tüm bunlara rağmen bu konferans, dünyanın farklı bölgelerinde Müslüman kadınların karşı karşıya bulunduğu ağır zulüm, şiddet ve acılar karşısında açık, kararlı ve fiilî bir tavır ortaya koymak yerine, kadın meselesini Afganistan’daki yönetim üzerinde siyasi baskı kurmanın bir aracına dönüştürmeye çalışıyor. Bu yaklaşım, bu zirveyi tertipleyenler için kadın meselesi, gerçek bir insani endişeden ziyade, sömürgeci uluslararası nizamın dayattığı seküler standartları empoze etmek ve siyasi emellerine ulaşmak için kullanılan kirli bir araçtan ibaret olduğunu açıkça gösteriyor.
Dolayısıyla, bu tür konferansların güvenirliği; süslü nutuklar, içi boş deklarasyonlar, resmi aile fotoğrafları veya katılımcı sayısıyla değil, ancak yaptırım gücü olan somut adımlarla ölçülmelidir. Esasen Mescid-i Aksa’yı ve Filistin davasını savunma iddiasıyla kurulan İslam İşbirliği Teşkilatı, üye devletlerinin sahip olduğu muazzam siyasi, ekonomik, askerî ve hatta nükleer imkânlara rağmen, İslam beldelerinin temel meselelerini etkin biçimde savunmada başarısız olmuştur. Teşkilatın tarihi sicili; tiyatral zirvelerden, içi boş söylemlerden, tekrarlanan cılız kınamalardan ve teslimiyetçi geçici çözümlerden ibarettir!
İşte bu yüzden bu konferans, Ümmetin kaderini belirleyen asıl hayati meselelerden kaçınmakta ve “kadının güçlendirilmesi” maskesi altında seküler Batılı değerlerin dayatılmasına zemin hazırlamaktadır. Bu teşkilatın yaklaşık 57 yıllık başarısızlığı, sessizliği ve ihanetinden sonra, Müslüman Ümmetin ondan zerre kadar hayır beklemesi saflık olacaktır. Müslümanların topraklarını, kutsallarını ve kanlarını korumaktan aciz olan bu uyduruk rejimler, Müslüman kadının dertlerine nasıl derman olabilir ki?
Bu nedenle, sömürgeci küresel güçler tarafından dayatılan bu başarısız gündemleri kesin bir dille reddetmek gerekir. Ümmet; ulus devletlere, Batı’ya bağımlı yöneticilere ve başarısız uluslararası kuruluşlara bel bağlamak yerine, kendi birliğini yeniden kurmak için fikrî mücadele ve siyasi çalışmayı sürdürmeli; Nübüvvet metodu üzere kurulacak İkinci Raşidi Hilafet Devletinin ikamesi için çalışmalıdır. Ancak bu devlet ümmeti sömürgeci hâkimiyetten kurtaracak, yapay sınırları kaldıracak, bütün Müslümanların; özellikle de Müslüman kadınların topraklarını, mukaddesatını, izzetini ve haklarını koruyacaktır.
يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُوراً“Şeytan onlara (birçok) vaatte bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaatte bulunuyor.” [Nisa 120]