Pazar, 12 Safer 1448 | 2026/07/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yaralı Bir Bedenin Anatomisi: İslam Ümmetinin Doğu Sınırlarındaki Mültecilerin Sınır Dışı Edilmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yaralı Bir Bedenin Anatomisi: İslam Ümmetinin Doğu Sınırlarındaki Mültecilerin Sınır Dışı Edilmesi

Haber:

İslamabad'dan gelen ve aralarında Pakistan'ın el-Fecr gazetesinin de bulunduğu güvenilir medya kuruluşlarının da teyit ettiği resmi raporlara göre Pakistan, Afgan mültecilere yönelik yeni bir baskı dalgası başlattı. Nitekim İçişleri Bakanlığı, tüm kolluk kuvvetlerine ve yerel otoritelere, 10 Temmuz 2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, geçerli ikamet belgesi bulunmayan tüm Afganların kimliklerinin tespit edilmesi, gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi yönünde kesin bir talimat yayınladı.

"Yasa dışı yabancıların ülkelerine geri dönüşü planının" bir parçası olan bu yönerge; güvenlik birimlerini, gerçekleştirilen tutuklama ve sınır dışı etme operasyonları hakkında federal makamlara günlük rapor sunmakla yükümlü kılmaktadır. Endişe verici rakamlar, Pakistan ordusu ve hükümetin sadece 2025 yılında 1,1 milyondan fazla Afgan Müslümanı ülkeden sınır dışı ettiğine işaret etmektedir. Ayrıca uluslararası kuruluşlar, zorla geri gönderme operasyonlarının tırmanması ve on yıllardır Pakistan’da yaşayan ailelerin yaşadıkları içler acısı durum ve nihayetinde derin bir umutsuzluğun gölgesinde sınırlara doğru yönelmek zorunda kaldıkları konusunda uyarmıştır.

Yorum:

Afganistan ile Pakistan arasındaki sömürge sınırları boyunca bugün yaşananlar, ilk bakışta iki komşu ülke arasındaki idari veya güvenlik meselesi gibi görünebilir. Ancak hakikat çok daha derin ve acı vericidir; zira bu, sömürgecinin mirasının ağırlığı altında İslam ümmetinin birliğinin acımasızca parçalanması sürecidir.

Bu krizin kökleri, Durand Hattı gibi yapay sınırlar aracılığıyla sömürgeci İngilizlerin mirasında yatmaktadır; zira bu hat, tek bir ümmeti ve tek bir akideyi iki ulusal kimliğe bölmüştür. Bugün ise Pakistan rejimi, Müslümanların kutsallarını savunmak için güçlü ordusunu ve nükleer cephaneliklerini kullanmak yerine, bu servetleri ABD’nin bölgesel stratejisine hizmet eden araçlara dönüştürmüştür. Zira ABD, Çin’i kuşatmak amacıyla Hindistan’ın bölgesel güç olarak rolünü güçlendirmeye çalışmaktadır; bunu gerçekleştirmek için de Pakistan'ın dikkatinin Keşmir'den ve doğu cephesinden başka yöne çekilmesi gerekmektedir. Böylece Pakistan ordusu, batı ve kabile sınırları boyunca Müslüman kardeşleriyle çatışarak gücünü tüketmeye sevk edilirken, Hindistan ise kendi topraklarındaki Müslümanlara daha kolay bir şekilde baskı yapmaya devam etmektedir.

Bölgedeki yöneticilerin ihaneti, İslam ümmetinin temel meseleleriyle karşılaştırıldığında çok daha acı vericidir. Zira Gazze, ölümcül bir kuşatma altında yanarken ve yardım talebi için feryat ederken, kendini İslam’ın savunucusu olarak sunan Pakistan Ordusu ise sessizliğe bürünmüştür! Bununla birlikte bizzat ordunun, ABD’nin dayattığı planlara göre direnişi silahsızlandırmak ve Yahudi varlığının güvenliğini garanti altına alma görevi için “barışı sağlamak” adına Amerikalı generallerin komutası altında Gazze’ye kuvvetler göndermeye hazır olduğu görülmektedir! Bu acı verici çelişki, Müslüman mültecileri tutuklama ve sınır dışı etme dilinden başka bir şey bilmeyen ve bu arada da düşmanlarını memnun etmek için barış arabulucusu rolünü oynayan yöneticilerin fikri ve ahlaki çöküşünü yansıtmaktadır.

Bu krizin diğer tarafında ise, Afganistan yöneticilerinin de aynı şekilde hasımlarının kendileri için kurduğu tuzağa düşmeleri söz konusudur. Zira bu baskılara İslami ilkeler ve ümmetin vahdeti yoluyla karşı koymak yerine, bazen yanlış milliyetçi çözümlere başvuruyorlar ve Birleşmiş Milletler’e çağrıda bulunuyorlar. Ancak ulusal sınırları pekiştiren ve İslam ümmetini küçük gruplara bölenler, bizzat Birleşmiş Milletler ve uluslararası kuruluşlardır. Onlardan adalet beklemek, şeytandan hidayet talep etmeye benzemektedir! Pakistan milliyetçiliğini Afgan milliyetçiliğiyle karşı karşıya getirmek, durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacak ve bunun nihai olarak fayda sağlayanları ise sadece ABD ve Hindistan olacaktır.

Bu bölgedeki mülteci krizi, sınır savaşları ve dayatılan yoksulluk, geleneksel diplomasi ya da uluslararası antlaşmalarla çözülmeyecektir. Ulus-devlet virüsü ve sömürgeci sınırlar bu topraklarda yaygınlaştığı sürece, bu acı da devam edecektir. Köklü çözüm, asli İslami kimliğe geri dönmekte ve sömürgecinin kardeşler arasına diktiği yapay duvarları yıkmakta yatmaktadır.

Sadece Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla bölgenin siyasi coğrafyası değişecek ve Afganistan, Pakistan ve Orta Asya tek ve güçlü bir siyasi ve askeri varlık altında birleşecektir. Bu otoritenin gölgesinde, İslam beldelerindeki hiçbir Müslüman yabancı ya da kaçak göçmen olarak muamele görmeyecektir. Ümmetin muazzam enerjisi, sömürgeci sınırlarda evlatlarının kanını akıtmak için tüketilmeyecek; aksine Filistin’den Keşmir’e kadar işgal altındaki toprakları kurtarmaya yönelecektir. Onuru geri elde etmenin ve milliyetçi sınırların yaralı ümmetin bedenine dayattığı aşağılanmaya son vermenin tek yolu işte budur.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

Cellat, Yargıç Olamaz!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Cellat, Yargıç Olamaz!

Iraklıların, devleti tüketip halkı yoksullaştıran yolsuzluğa karşı her ne zaman öfkesi kabarsa, Amerika’nın bu kez yolsuzlukla mücadele etmek ve Iraklıların paralarını geri almak için geldiği fikrinin propagandasını yapan birileri ortaya çıkıyor. Sanki yirmi yılı aşkın bir süredir siyasi sahnenin şekillenmesinde rol oynayan biri, birdenbire dürüstlüğün koruyucusu ve reformun bayraktarı oluvermiş gibi!

Irak’taki sorun, halkın öfkesini absorbe etmek için bazılarının kurban edilebileceği bir grup yozlaşmış kimselerden ibaret değildir; aksine Irak'taki sorun, yolsuzluk için bir ortam yaratan, kota sistemini pekiştiren ve devlet kurumlarını nüfuz ve ganimet paylaşımına yönelik alanlara dönüştüren siyasi sistemin tamamıdır.

Hastalığın kökü hâlâ mevcutken, bazı kişilerin peşine düşmek, hastalığın ortadan kalktığı anlamına gelmez; aksine bu, hastalığın sebebinin olduğu gibi kalmaya devam ederken, insanlara tedavinin başladığı izlenimini vermeye yönelik bir girişimdir.

Yolsuzlukla mücadeleye dair herhangi bir söylem, onu salgılayan sistemin ıslah edilmesiyle başlamazsa, inandırıcılığını kaybeder. Zira yolsuzluk geçici bir olay değildir; aksine sorumluluk ve muhasebe standartlarını ihlal eden ve siyasi sadakati, dürüstlük ve halkın gözetilmesinden daha öncelikli bir hale getiren siyasi sistemin doğal bir sonucudur.

Amerika’nın yolsuzluğu söküp atacak bir kurtarıcı olarak gösterilmesi, birçok Iraklıda meşru sorgulamalara neden olmuştur; zira bu tezin eleştirmenleri, 2003 yılından sonra siyasi sistemi destekleyen politikaların, biriken krizleri ortaya çıkaran gerçekliğin pekişmesine katkıda bulunduğunu ve nedenlerini ele almadan sonuçları çözmenin gerçek bir reformu temsil etmediğini düşünüyorlar. Zira cellat, yargıç olamaz ve krizin üretilmesinin parçası olan biri, insanları çözümün üreticisi olduğuna ikna edemez.

Bazı yüzlerin değişmesi ya da bazı kişilerin muhasebe edilmesi, gerçeği değiştirmeyecektir; zira sistemin kendisi hâlâ varlığını sürdürmeye devam etmekte, aynı krizleri üretmekte ve yolsuzluğu yeni isimlerle yeniden dolaşıma sokmaktadır.

Iraklıların artık şunu idrak etmelerinin zamanı gelmiştir; gerçek reform, medya kampanyalarıyla ve göz alıcı sloganlarla başlamaz; aksine devleti nüfuz ve çıkarlar paylaşımı temelinde değil, adalet ve insanların haklarının korunması temelinde yeniden inşa edecek köklü bir değişimle başlar.

Nitekim halklar sonsuza dek aldatılamaz; zira tarih bize, halkların, sadece bazı yolsuzluk yapanların başkalarıyla değiştirilmesiyle değil, ancak yolsuzluğun nedenleri köklerinden sökülüp atıldığında kalkındığını öğretmiştir.

Bu medya kampanyalarının ve göz alıcı sloganların ortasında Irak halkının vacibi, her krizler şiddetlendiğinde ortaya atılan vaatlere kanmamasıdır; zira ülke, adaleti sağlama ve hakları koruma konusunda acziyeti kanıtlanmış aynı politikaların üretilmesiyle inşa edilemez.

Irak, bağımlılığın tüm şekillerinden ve dış dayatmalardan özgür olarak kendi kararlarının efendisi olmayı ve evlatlarının iradesiyle geleceğini tercih etmeyi hak etmektedir. Bu ise ancak halkının, milletlerin kalkınmasının, iradelerini müsadere eden her türlü prangadan kurtulmak ve akidelerini ve değerlerini ifade eden ve egemenliklerini koruyan bir sistemi kurmak için ciddiyetle çalışmakla başladığını idrak ettiğinde gerçekleşecektir.

Bundan dolayı şunu söyleyebiliriz; İslam sadece yerine getirilen birtakım ritüellerden ibaret değildir; aksine bir hadarat ve kalkınma projesi, bir yönetim ve adalet metodu, haysiyetin muhafaza ve hakların korunmasıdır; bu nedenle izzeti, vahdeti ve adaleti yeniden elde etmenin yolu, devlet ve toplum işlerinin yönetiminde İslam’ın ilkelerine geri dönmektir.

O halde iradeniz, tüm dış baskılardan daha güçlü olsun ve bağımlılığın tüm şekillerini reddedin; zira milletler, ancak kimliklerinden ve değerlerinden kaynaklanan bağımsız bir projeye sahip olduklarında konumlarını geri kazanabilirler.

Bakın işte halkına asla yalan söylemeyen Hizb-ut Tahrir sizleri, kurtuluş gemisine davet ettiği gibi dünyanın izzetine ve ahiretin de nimetine davet etmektedir; haydi o zaman izzetinizi ve onurunuzu geri kazanmak için harekete geçin.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Libya'ya Yabancı Müdahale ve Krizlerin Yeniden Üretilmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Libya'ya Yabancı Müdahale ve Krizlerin Yeniden Üretilmesi

 

Haber:

Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL), siyasi yol haritasının ilk iki adımının ele alınmasına yönelik beşinci küçük çaplı toplantının sona erdiğini duyurdu; misyon, istişareler sırasında tamamlanıp önemli olarak nitelendirilen mutabakatların ardından, önümüzdeki hafta yapılacak toplantıda imzalanmasına zemin hazırlayan nihai anlaşmayı formüle etmek için bir çalışma grubunun görevlendirilmesi konusunda anlaşmaya varıldığını teyit etmiştir.

Misyon, Facebook sayfası üzerinden yaptığı açıklamada, toplantının 6/7/2026 Pazartesi günü, Tunus'un başkentindeki ofisinde olumlu ve yapıcı bir atmosferde gerçekleştirildiğini söyledi; toplantıya katılanlar, önceki oturumlarda varılan mutabakatlara olan bağlılıklarını yinelemiş ve Birleşmiş Milletler'in kolaylaştırıcılığında yürütülen diyalog süreci kapsamında tüm askıda olan meselelerin ele alınmasını tamamlamıştır.

Yorum:

Libya ile ilgilenen ve ülkenin siyasi sahnesinin şekillenme sürecine burnunu sokarak, gizli ya da açık bir şekilde bu sürece etki etmeye çalışan pek çok bölgesel ve uluslararası aktör bulunmaktadır; nitekim onların hepsi de Libya’daki çözümün Libyalıların iradesinden kaynaklanması gerektiğine davet etmektedir!

Tabii siyasette tesadüfler nadiren masum olurlar. Üç olayın aynı anda çakışması durumunda, Birleşmiş Milletler sürecinde ani bir ilerleme, Libya’da iktidarın yeniden şekillendirilmesine yönelik ABD girişimi hakkında sızan bilgiler ve ardından Sedam Hafter’in Washington’da karşılanması ve üst düzey ABD’li yetkililerle görüşmesi, şu meşru soruyu sormamızı doğal bir hale getirmektedir: Bizler, paralel yollarlar mı, yoksa rolleri birden fazla odak arasında dağıtılmış tek bir projeyle mi karşı karşıyayız?

BM misyonu nihai bir anlaşmanın yaklaştığından bahsederken, uluslararası raporlar ise yeni bir aşamaya zemin hazırlamak üzere yürütme erkinin yeniden düzenlenmesi ve nüfuz merkezlerinin yeniden dağıtılmasına dayanan ABD vizyonunu ortaya koymaktadır; zira bu yeni aşamada, Doğu Libya ile Batı Libya, büyük olasılıkla Saddam Hafter’in liderliğinde tek bir otorite altında birleşecektir. Aynı zamanda Washington, istikrarı destekleme başlığı altında sunulsa bile siyasi anlamlarını göz ardı etmek zor olan adımlar atarak, Libyalı etkili figürlerle görüşmelerini sürdürmektedir.

Bu gelişmelerin ortasında eski Müftü Sadık el-Gıryani, resmi söylemden farklı siyasi bir okuma ortaya koymuştur. Zira o yaşananların, krizi sona erdirmeye yönelik bir proje değil, aksine onu yeni bir formatta yönetmeye yönelik proje olduğunu düşünmektedir; zira bu süreçte otorite, kararı Libya halkına geri vermek üzere değil, mevcut güç dengelerini koruyacak şekilde yeniden dizayn etmektedir. Bu değerlendirme ona, özellikle ABD girişiminin vaftiz babası ve ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşleri Danışmanı Massad Boulos'un öncülüğündeki yoğun faaliyetler takip edildiğinde, olayların zamanlaması nedeniyle bir ölçüde siyasi bir görünürlük kazandırmaktadır.

Eğer beklenen uzlaşma, bölünmenin nedenlerini tedavi etmeden, yabancı gündemleri dayatarak ve Dibeybe ile Haftar gibi halk adına bunları uygulayacak yöneticiler seçerek, en nüfuzlu, Amerika’ya hizmet etmeye ve onun bölgedeki vekilleriyle koordinasyon kurmaya hazır taraflar arasında görevlerin dağıtılmasına dayalı olacaksa, o zaman bu uzlaşma krizi sona erdirmek yerine krizin yeniden üretilmesine dönüşecektir.

Libya, geçtiğimiz yıllarda, çatışma turlarının durdurulması kılıfı altında bu ülkenin bölünme halini pekiştirmeyi ve zayıflatmayı başaran uluslararası girişimlerin bedelini ödemiştir; peki aklı başında biri, bu girişimlerin Libya halkına, kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalardan uzak bir şekilde kendilerini kimin yöneteceğini seçme hakkını vereceğine ve ayrıca bu yönetimin ülke halkının akidesinden ve dinlerinin hükümlerinden kaynaklandığına inanabilir mi?

Libya halkının görevi, Libya meselesine müdahale edenlerin kervanına katılan Mısır, Türkiye ve hatta Pakistan’ın girişim ve hamlelerinin merhameti altında kalmaya devam etmemektir; zira onların hepsi, Libya’yı gözetleyip duran ve halkının otoritesini gasp eden habis Amerikan planını hayata geçirmek için rolleri karşılıklı paylaşmışlardır; bu plan ise, bir milyon Kur'an hafızının yaşadığı bu ülkeye dayatılmak istenen dolambaçlı siyasi yolları meşrulaştıran aldatıcı başlıklar altında yürütülmektedir; Birleşmiş Milletler’in kapalı kapılar ardında düzenlediği paralel toplantılar ve diyaloglar ise, bu ülkeye alenen yapılan müdahalenin tezahürlerinin birinden başka bir şey değildir.

Buna göre Libya halkından talep edilen şey, düşmanlarının planlarını alt üst etmeleri, ithal edilen siyasi çözüm ve girişimleri reddedip beri olduklarını ve Rablerinin şeriatını kabul ettiklerini ilan etmeleri ve ülkelerini gözetleyip duran elleri kesecek İslam Devleti'ni kurarak İslam’ın egemenliğini yeniden tesis etmek için acele etmeleridir ki böylece dünya ve ahiretin şerefine nail olabilsinler. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَى شَرِيعَةٍ مِّنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاء الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ “Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin arzularına uyma.” [Casiye 18]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Çin, Orta Asya'yı İzlemek Amacıyla Uydu Fırlatmayı Planlıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Çin, Orta Asya'yı İzlemek Amacıyla Uydu Fırlatmayı Planlıyor

 

Haber:

Çin, Orta Asya’daki buzulları, su kaynaklarını ve tarım arazilerini izlemek için bir uydu ağı kurmayı planlıyor. Bu, Urumçi şehrinde düzenlenen Çin-Avrasya Uluslararası Fuarı sırasında duyuruldu.

Projenin ilk aşamasında beş uydu fırlatılacaktır. Bu uydular; gece gündüz demeden ve çeşitli hava koşulunda buzulların, nehirlerin, göllerin durumunun yanı sıra yer kabuğundaki değişimleri ve tarım arazilerini izleme kapasitesine sahip olacaktır.

Projenin yürütülmesini Doğu Türkistan'daki bir bilimsel laboratuvar üstlenecek olup, uydulardan gelen veriler ise özel bir veri işleme merkezinde analiz edilecektir.

Ayrıca proje, yapay zekâ teknolojilerinden yararlanacak; bu sayede doğal değişikliklerin takip edilmesi, tarım sektörünün izlenmesi ve verilerin çeşitli dillerde işlenmesi mümkün olacaktır. Haberde geçtiğine üzere, Orta Asya ülkeleri de bu sistemin imkanlarından yararlanabilecektir.

Yorum:

Orta Asya, bugün büyük güçler arasında giderek artan bir rekabete sahne olmaktadır; zira bu bölge, söz konusu güçlerin çıkarlarının kesiştiği bölgelerden biri haline gelmiştir; bu nedenle bu güçler, bölgedeki nüfuzlarını güçlendirmek için rekabet etmektedirler.

Orta Asya, coğrafi konumu sebebiyle Çin için stratejik bir önem taşımaktadır; zira bir yandan Çin ekonomisinin ana lokomotifi sayılan Kuşak ve Yol projesi, tam da Orta Asya bölgesinden başlamaktadır. Diğer yandan ABD, Çin’in nüfuzunun yayılmasını sınırlamak ve onu kuşatmak hedefiyle Orta Asya ülkelerindeki imkanlarını kullanmaya çalışmaktadır.

Bu nedenle Çin, stratejik hedeflerini gerçekleştirmek için bu bölgedeki nüfuzunu genişletmeye ve kontrolünü güçlendirmeye çalışmaktadır. Buna binaen bu projeye, sadece çevresel bir girişim olarak değil, aynı zamanda bölgedeki teknolojik ve siyasi nüfuzu güçlendirmek için bir araç olarak da bakılmalıdır.

Resmi bilgilere göre, projenin ana hedefi buzulları, su kaynaklarını ve doğal değişiklikleri izlemektir. Ancak bu uzay sistemlerinin kapasiteleri bununla sınırlı değildir; zira bunlar, çevresel verilerin yanı sıra yollar, köprüler, hidrolik tesisler, sınır gözetimi, stratejik tesisler ve diğer önemli yerler hakkında da bilgi toplamaktadır. Bu bilgilerin değeri sadece bilimsel maksatlarla sınırlı değildir; aksine stratejik bir öneme de sahiptirler. Ayrıca proje kapsamında toplanan verilerin Çin’deki bir bilgi işlem merkezinde işleneceği açıklanmıştır; bu da bu verilerin korunması, analiz edilmesi ve bunlardan yararlanılmasının esasen Çin’in elinde olacağı anlamına gelmektedir.

Son yıllarda Çin, Orta Asya’daki ulaşım, enerji ve dijital altyapı projelerine yaptığı yatırımları yoğunlaştırmıştır. Yeni uydu ağının bu işbirliğinin bir parçasını teşkil edeceği kesindir; zira bu ağ, Çin’in bölgeyi izleme ve siyasi nüfuzunu genişletme kapasitesini güçlendiren bir araca dönüşecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Harun Abdulhak

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER