Cuma, 10 Safer 1448 | 2026/07/24
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ayrılıkçı Sömürgeci Projeye Hizmet Eden Araştırma Merkezleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ayrılıkçı Sömürgeci Projeye Hizmet Eden Araştırma Merkezleri

 

Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) TRENDS Araştırma ve Danışmanlık Merkezi, Sudan’da devam eden savaşın boyutlarını ele almak üzere basına kapalı bir seminere ev sahipliği yaptı. Sınırlı sayıda uzman ve akademisyenin yanı sıra çeşitli BAE kurumlarında Sudan dosyasını yöneten yetkililerin katıldığı etkinliğe; El-Ahram Siyasi ve Stratejik Çalışmalar Merkezi Danışmanı ve Afrika Programı Direktörü Dr. Amani El-Tavil de katılım sağladı.

Seminerde Dr. Amani El-Tavil, Sudan krizine ilişkin ayrıntılı bir analiz sunarak, sorunun köklerinin Sudan’daki insan faktörü ile bu toplumun davranışsal ve sosyal yapısında yattığını belirtti. Krizle ilgili bir dizi tartışmalı noktaya değindi; bunlar aşağıdaki başlıklar altında özetlenebilir:

Dr. El-Tavil, Sudan’daki gerçek krizin, Sudan insanının kültürel ve toplumsal yapısının doğasıyla bağlantılı olduğunu ifade ederek, zenci unsurunun Arap unsuruna olan baskınlığının, "ilkellik" olarak nitelendirdiği genel karakter ve davranışlar üzerinde gölge oluşturduğunu iddia etti. Sömürgeci İngiliz yönetiminin daha önce bu unsuru geliştirmeye ve Mısır’ın bölgesel liderlik rolünü kuşatmak için kullanmaya çalıştığını, ancak bu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

Ayrıca bu davranışsal acziyetin, Sudan’ın sahip olduğu muazzam kaynakların ve devasa zenginliklerin yönetilip kullanılamamasına neden olduğunu, bunun da ülkeyi Mısır için “tarihsel bir yük” haline getirdiğini, bu da Mısır sokaklarının dışarıdan gelen davranış kalıplarına tahammül etmesi durumunun ortasında, Mısır’ın milyonlarca Sudanlıyı kabul edip kaynaklarını onlarla paylaştığı mevcut krizde açıkça ortaya çıktığını iddia etti.

El-Tavil, Sudan’ın mevcut durumunun bölge güvenliği için sürekli bir tehlike oluşturmasından dolayı kontrol altına alınması gerektiği uyarısında bulundu; bunu, ortak vizyon ve stratejinin yokluğuna, toplumun bölünmüşlüğüne ve kültürel cehaletin yaygınlaşmasına bağladı ve siyasi ve eğitimli kesimlerin davranışlarının genel halkın davranışlarından farklı olmadığına dikkat çekti.

El-Tavil, başta ordu olmak üzere Sudan devlet kurumlarını eleştirdi ve onları “zavallı” olarak nitelendirerek İslamcı akımların kontrolüne boyun eğdiklerini, bunun da kurumların tamamen değiştirilmesini gerektirdiğini belirtti. Ayrıca Hızlı Destek Güçleri’ndeki savaşçı unsurlarla Sudan Ordusu’nda bulunan unsurlar arasında temel bir fark bulunmadığını belirterek, her iki tarafın da aynı şiddet davranışlarını sergilediğini ve karşılıklı ihlallerde bulunduğunu ifade etmiştir.

Benzer bir bağlamda, devrim sonrası Sudan'daki siyasi geçiş sürecinin başarısızlığını siyasi elitlerin zayıflığına bağladı ve bunun da laikliğe, sivil yönetime geçiş ve İslamcıların sahneden dışlanması için gerçek bir fırsatın kaçırılmasına neden olduğunu belirtti.

Çözümün, Sudan’daki durumu Arap ve Afrika çevreleriyle uyum içinde olacak şekilde yeniden şekillendirecek entegre bir stratejik proje için daha geniş bir koordinasyon, daha fazla ilgi ve muazzam finansman kaynakların pompalanmasını gerektirdiğini vurguladı.

İşte bu kapalı seminerde, Yahudi Şas bin Kays’ın izinden giderek bu cahiliye dönemine ait ayrımcı duyguları körükleyip efendilerini memnun etmek amacıyla zehirli sözler yayıldı; “لا إله إلا الله محمد رسول الله” diye şehadet eden Müslüman bir kadından böyle iğrenç ırkçı sözlerin çıkmaması gerekirdi.

Nitekim Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insanları bu yola girmekten ve bu yolu takip etmekten nefret ettirmek için kokuşmuş olarak nitelendirdiği bu tür (ırkçı) naraların kışkırtılması konusunda bizleri şiddetle uyarmıştır; zira Sahiheyn’de, Cabir ibn Abdullah Radıyallahu Anhuma’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir gazvedeyken Muhacirlerden bir adam Ensar’dan bir adam vurdu; derken Ensârî: “Yetişin ey Ensâr!” Muhacir de: “Yetişin ey muhacirler!” dediler. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu işitince şöyle buyurdu: مَا بَالُ دَعْوَى الْجَاهِلِيَّةِ؟ “ Bu cahiliye davası da nedir? Oradakiler dediler ki: Ey Allah’ın Rasulü! Muhacirlerden bir adam Ensar’dan bir adama vurdu. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: دَعُوهَا فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ “Onu (milliyetçiliği) terk edin çünkü o kokuşmuştur.” Başka bir rivayette de şöyle geçmektedir: أَبِدَعْوَى الْجَاهِلِيَّةِ وَأَنَا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ؟ “Ben aranızdayken cahiliye davası mı güdülüyor?!

Bu merkezler, bu tür seminerler aracılığıyla genellikle, hedef alınan ülkede kâfirlerin müdahalesine zemin hazırlayan önerilerde bulunurlar. Sudan krizine ilişkin analizlerinde suçu insan faktörüne ve davranışsal yapısına atarlar; bu, efendilerinin çıkarlarına hizmet etmek için yazan kalemlerden beklenen bir durumdur. Uzak ve yakın herkes, Sudan halkına büyük acılar yaşatan bu anlamsız savaşı kimin başlattığını bilir: Amerika, sömürgeci çıkarları uğruna Avrupa’yı, özellikle de İngiltere’yi Sudan’daki her türlü nüfuzundan mahrum bırakmak ve Sudan’ı ve zenginliklerini tek başına kontrol altına almak amacıyla bu savaşı başlatmıştır.

Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun ki Sudan halkı Müslümanlar olup onların siyahları ve kızılları arasında hiçbir anlaşmazlık yoktur; hatta zaman zaman ortaya çıkan çatışmalar bile, bu sömürgeci devletler ile Amerika'nın ulaşmak istediği şeyleri gerçekleştirmek amacıyla bu tür ırkçı naraları kışkırtarak Sudan'ı parçalamak için onların içerideki yöneticiler ve muhaliflerden oluşan ajanları tarafından türetilmektedir.

Ayrıca bu merkezlerin söylemleri ve tavsiyeleri, Kinane Mısır halkını Sudan halkına karşı kışkırtmaktan da yoksun değildir; ama şunu söylemeliyim ki, Mısır halkı Sudan halkını son derece sıcak ve coşkulu bir şekilde karşılamıştır; bunun tek nedeni ise, bu halkları birbirine bağlayan en büyük bağın İslam akidesinin olmasıdır; Selman el-Farisî, Bilal el-Habeşî, Suheyb el-Rûmî ve Ebu Bekir Kureyşi’nin arasındaki kardeşliği oluşturan işte bu bağdır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurat 10] Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا وَشَبَّكَ بَيْنَ أَصَابِعِهِ “(Parmaklarını birbirine kenetleyerek) Müminler birbirlerine kenetlenmiş bir binanın tuğlaları gibidirler.

Sudan halkının bir yük haline geldiği yönündeki söylemlere gelince, tarih sayfalarını açtığımızda, Sudan halkı ile Mısır halkı arasındaki ilişkinin hiçbir zaman sadece coğrafi bir komşuluktan ibaret olmadığını, aksine en zor koşullarda bile kendini gösteren samimi İslam kardeşliği tutumlarıyla şekillendiğini görürüz.

Tarih bize, Sudan’ın Mısır ordusunun en karanlık zamanlarında nefes aldığı bir akciğer olduğunu haber vermektedir; zira Yahudilerin saldırısı Mısır’ın havaalanlarını ve tesislerini hedef aldığında, Mısır Askeri Akademisi’nin tamamı güvenlik ve istikrar için Sudan topraklarına taşınmış, Sudan halkı Mısır Hava Kuvvetleri’ni üslerinde büyük bir gururla karşılamış; böylece Sudan, Mısır’ın sırtını ve ordusunun geleceğini koruyan stratejik bir derinlik haline gelmiştir. Bunun tek bir nedeni bizim Müslümanlar olmamızdır.

Sudan’ın sahip olduğu muazzam kaynakların ve devasa servetlerin sömürülmesine gelince; bu servetleri yönetenin, ülkeyi ve halkı yoksullaştıran laik kapitalist sistemi benimseyen devlet olduğu bilinmektedir; aynı zamanda bu sistem, Mısır’da, hatta İslam'ın hükmünü bu iğrenç kapitalist sistemle değiştiren tüm İslam ülkelerinde egemen olan sistemin aynısıdır.

Doğrudan sömürgecilik biçiminden başka sömürgecilik biçimlerine geçiş yapan sömürgeci devletler, askerlerini kamplarında tutarlar; ancak bu yeni biçimler, şu ya da bu sömürgeci devletin kültürünü ve yaklaşımını egemen kılmaya çalışır. Uyguladıkları yöntemlerden biri de, farklı ülkelerden yerel yazar ve entelektüellere ya da o ülkelerde eğitim görmüş yazarlara destek vererek onları kendi saflarına çekmek, daha doğrusu kendi hizmetlerine kazandırmaktır.

Elbette bu olgu yeni değil; mevcut takvim yüzyılının başlarından beri, Francis Stoner Saunders’ın “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı… Kültürel Soğuk Savaş” adlı kitabında bu konu ele alınmıştır. Yirmi yılı aşkın bir süre boyunca ABD İstihbarat Teşkilatı (CIA), ifade özgürlüğü bahanesiyle ve Soğuk Savaşı “insanların zihinlerini ele geçirme” mücadelesi olarak tanımlayarak, şiddetli bir savaşta geniş çaplı bir kültürel cepheyi organize edip yönetmiştir.

Bu kalemler, belirli yönelimlere sahip medya organlarında geniş bir memnuniyet görebilir; ancak inandırıcılıktan ve derinlikten yoksun oldukları için etkileri hızla ortadan kaybolmaktadır.

Bu komplolara rağmen duvarın ötesini görebilen ve kâfir Batı’nın planlarını basiretli bir gözle izleyen açıp bir uyarıcı Hizb-ut Tahrir gençlerinden oluşan bilinçli bir grup vardır; bu gençler, sadece Sudan’ın, özellikle de Darfur’un ayrılmasını engellemek için değil, aksine Müslümanları İslam'ın hükümleriyle siyaset eden ve tüm ülkeleri dahil etmek için çalışan bir Halifenin emri altında Müslümanlar için bir yapı kurmak amacıyla kendilerini ümmete hizmet etmeye ve onu birleştirmeye adamışlardır.

Bu nedenle Sudan halkının, özellikle de ordu subayları, ümmetin liderleri ve önderleri gibi arasındaki güç ve kuvvet ehlinin, bu planın karşısında engelleyici bir set gibi durmaları gerekir; bu ise ancak bu planı ifşa eden ve ümmetin çıkarlarını benimseyen ideolojik bir projeyi benimsemekle mümkün olabilir; bu da ancak azim İslam projesi ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti ile gerçekleşebilir. Zira çözüm, tedavi ve çıkış yolu sadece Hilafet Devleti'ndedir; bu yüzden ondan başka şeylerle meşgul olan ve dini ikame edecek ve şeriatı uygulayacak Raşid bir Halifeye şerî bir biat olmadan ölen kişi günahkâr olarak ölmüş olur. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً “Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.” [Müslim tahric etti]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulhâlik Abdûn - Sudan

Devamını oku...

Şeriatın Uygulanması ve Müslüman Ülkelerin Birleştirilmesi, Hindu Devletinin Kışkırttığı Fitneye Karşı Etkili Bir Cevaptır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Şeriatın Uygulanması ve Müslüman Ülkelerin Birleştirilmesi, Hindu Devletinin Kışkırttığı Fitneye Karşı Etkili Bir Cevaptır

 

Haber:

Hindistan, Pakistan içinde istikrarsızlığı körüklemekle suçlanmaktadır; zira Pakistan Silahlı Kuvvetleri Medya kanadı tarafından 6 Temmuz'da yapılan basın açıklamasında şu ifadelere yer verilmiştir: “Forum; vekillerin devlet destekli her türlü finansmanını, kolaylaştırmasını veya sponsorluğunu kınamış ve Pakistan'ın istikrarını sarsmaya yönelik hibrit araçlarını kullanma girişimlerinin, sürekli olarak stratejik bir netlik ve sarsılmaz bir kararlılıkla karşı karşıya kalacağını vurgulamıştır.”

Yorum:

On yıllardır Silahlı Kuvvetler, iç çatışmaların bir nedeni ve aynı şekilde Pakistan’ın su kaynaklarına yönelik bir tehdit olarak Hindistan’ın rolüne işaret etmiştir. Pakistan ordusunun Afganistan halkıyla, kabile bölgeleriyle, Belucistan ve özgür Keşmir ile çatışmalara karışmasıyla birlikte, durumun artık tehlikeli bir hal aldığı konusunda şüphe yoktur. Devletin katı politikası, güvenlik krizlerini daha da körüklemekten başka bir şeye yol açmamaktadır; zira bu krizlerin, Pakistan’ın dağılmasına yol açmasa bile yıllarca sürmesi muhtemeldir. Bu yüzden güvenlik ve istikrar, İslam şeriatına dayalı yeni bir stratejik vizyon gerektirmektedir.

Mevcut başarısız, seküler ve pragmatik stratejik vizyon, milliyetçiliğe ve ABD ile ittifakın gölgesinde kapitalist ekonomik sistemin uygulanmasına dayanmaktadır. Dolayısıyla şu üç unsurdan hiçbiri, düşmanların istismar ettiği Müslümanlar arasındaki çatışmaları söndüremez:

Birincisi: Pakistan’ın milliyetçilik narası, karşıt alt milliyetçiliklerin kışkırtılmasına yol açarken, İslam kimliği ise Hilafet döneminde yüzyıllar boyunca Müslümanları güçlü bir şekilde bir araya getirmiş ve onları kendi sancağı altında birleştirerek düşmanları geri çekilmeye mecbur bırakmıştı.

İkincisi: Kapitalizm, öfke ve itiraz duygularını söndürmekten acizdir. Kapitalist ekonomik sistem, serveti sınırlı seçkin bir kesimin elinde yoğunlaştırmakta ve yoksulluğu dünyanın büyük bir kısmında, hatta Batı toplumlarının tüm kesimlerinde yaygınlaştırmaktadır. Bunun aksine İslami ekonomik sistem, en zayıf kesimleri korumak için doğrudan müdahale ederek servetin toplumda dolaşması ve böylece herkesin payını alması için çalışmaktadır. Buna ek olarak şeriatın tavizsiz bir şekilde tam olarak uygulanması, Müslümanların nazarında herhangi bir silahlı isyanın meşruiyetini ortadan kaldırmaktadır.

Üçüncüsü: Amerika ile ittifak kurmak ölümcül bir hatadır. Zira Amerika, Sudan, Lübnan, Suriye, İran ve Pakistan’da da görüldüğü gibi Müslüman ülkelerini yeniden şekillendirerek yıpratıcı çatışmalar yoluyla bu ülkeleri daha da zayıflatmaktadır. Aynı zamanda o, Müslümanlara karşı düşmanca projelerinde Hindu devleti ve Yahudi varlığına tam destek vermektedir. İslam ise Müslümanlara karşı savaşan ya da başkalarının onlarla savaşmasına yardım edenlerle ittifak kurmayı kesin bir şekilde haram kılmıştır. Bunun yerine tek bir Halife altındaki tek bir devlette birleşmesi ve düşmanlara karşı cihada girmesi Müslümanların üzerine vaciptir.

Devletin sert yaklaşımı, bu üç kargaşa ve istikrarsızlık nedeninin daha da şiddetli bir şekilde uygulanmasından başka bir şey değildir. Bu girişim başarısızlığa mahkûm olup işleri daha da kötüleştirecektir; ayrıca bunu, basiret sahibi olanlar da fark etmiştir. Şimdi geriye şu soru kalmıştır: Güç ve kuvvet ehli, Pakistan’da İslam’ın uygulanması amacıyla nusretlerini vermek için imanî bir kararlılığa sahip midir? Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآَخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasul’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasul’e götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” [Nisa 59]

Ey güç ve kuvvet ehli: Hizb--ut Tahrir, Raşidi Hilafeti yeniden kurmak için sizden nusret talep etmekte olup, Pakistan'ı şu anki yıkıcı gidişatından kurtarmaya tam anlamıyla hazırdır; o halde icabet edin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Yaralı Bir Bedenin Anatomisi: İslam Ümmetinin Doğu Sınırlarındaki Mültecilerin Sınır Dışı Edilmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yaralı Bir Bedenin Anatomisi: İslam Ümmetinin Doğu Sınırlarındaki Mültecilerin Sınır Dışı Edilmesi

Haber:

İslamabad'dan gelen ve aralarında Pakistan'ın el-Fecr gazetesinin de bulunduğu güvenilir medya kuruluşlarının da teyit ettiği resmi raporlara göre Pakistan, Afgan mültecilere yönelik yeni bir baskı dalgası başlattı. Nitekim İçişleri Bakanlığı, tüm kolluk kuvvetlerine ve yerel otoritelere, 10 Temmuz 2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, geçerli ikamet belgesi bulunmayan tüm Afganların kimliklerinin tespit edilmesi, gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi yönünde kesin bir talimat yayınladı.

"Yasa dışı yabancıların ülkelerine geri dönüşü planının" bir parçası olan bu yönerge; güvenlik birimlerini, gerçekleştirilen tutuklama ve sınır dışı etme operasyonları hakkında federal makamlara günlük rapor sunmakla yükümlü kılmaktadır. Endişe verici rakamlar, Pakistan ordusu ve hükümetin sadece 2025 yılında 1,1 milyondan fazla Afgan Müslümanı ülkeden sınır dışı ettiğine işaret etmektedir. Ayrıca uluslararası kuruluşlar, zorla geri gönderme operasyonlarının tırmanması ve on yıllardır Pakistan’da yaşayan ailelerin yaşadıkları içler acısı durum ve nihayetinde derin bir umutsuzluğun gölgesinde sınırlara doğru yönelmek zorunda kaldıkları konusunda uyarmıştır.

Yorum:

Afganistan ile Pakistan arasındaki sömürge sınırları boyunca bugün yaşananlar, ilk bakışta iki komşu ülke arasındaki idari veya güvenlik meselesi gibi görünebilir. Ancak hakikat çok daha derin ve acı vericidir; zira bu, sömürgecinin mirasının ağırlığı altında İslam ümmetinin birliğinin acımasızca parçalanması sürecidir.

Bu krizin kökleri, Durand Hattı gibi yapay sınırlar aracılığıyla sömürgeci İngilizlerin mirasında yatmaktadır; zira bu hat, tek bir ümmeti ve tek bir akideyi iki ulusal kimliğe bölmüştür. Bugün ise Pakistan rejimi, Müslümanların kutsallarını savunmak için güçlü ordusunu ve nükleer cephaneliklerini kullanmak yerine, bu servetleri ABD’nin bölgesel stratejisine hizmet eden araçlara dönüştürmüştür. Zira ABD, Çin’i kuşatmak amacıyla Hindistan’ın bölgesel güç olarak rolünü güçlendirmeye çalışmaktadır; bunu gerçekleştirmek için de Pakistan'ın dikkatinin Keşmir'den ve doğu cephesinden başka yöne çekilmesi gerekmektedir. Böylece Pakistan ordusu, batı ve kabile sınırları boyunca Müslüman kardeşleriyle çatışarak gücünü tüketmeye sevk edilirken, Hindistan ise kendi topraklarındaki Müslümanlara daha kolay bir şekilde baskı yapmaya devam etmektedir.

Bölgedeki yöneticilerin ihaneti, İslam ümmetinin temel meseleleriyle karşılaştırıldığında çok daha acı vericidir. Zira Gazze, ölümcül bir kuşatma altında yanarken ve yardım talebi için feryat ederken, kendini İslam’ın savunucusu olarak sunan Pakistan Ordusu ise sessizliğe bürünmüştür! Bununla birlikte bizzat ordunun, ABD’nin dayattığı planlara göre direnişi silahsızlandırmak ve Yahudi varlığının güvenliğini garanti altına alma görevi için “barışı sağlamak” adına Amerikalı generallerin komutası altında Gazze’ye kuvvetler göndermeye hazır olduğu görülmektedir! Bu acı verici çelişki, Müslüman mültecileri tutuklama ve sınır dışı etme dilinden başka bir şey bilmeyen ve bu arada da düşmanlarını memnun etmek için barış arabulucusu rolünü oynayan yöneticilerin fikri ve ahlaki çöküşünü yansıtmaktadır.

Bu krizin diğer tarafında ise, Afganistan yöneticilerinin de aynı şekilde hasımlarının kendileri için kurduğu tuzağa düşmeleri söz konusudur. Zira bu baskılara İslami ilkeler ve ümmetin vahdeti yoluyla karşı koymak yerine, bazen yanlış milliyetçi çözümlere başvuruyorlar ve Birleşmiş Milletler’e çağrıda bulunuyorlar. Ancak ulusal sınırları pekiştiren ve İslam ümmetini küçük gruplara bölenler, bizzat Birleşmiş Milletler ve uluslararası kuruluşlardır. Onlardan adalet beklemek, şeytandan hidayet talep etmeye benzemektedir! Pakistan milliyetçiliğini Afgan milliyetçiliğiyle karşı karşıya getirmek, durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacak ve bunun nihai olarak fayda sağlayanları ise sadece ABD ve Hindistan olacaktır.

Bu bölgedeki mülteci krizi, sınır savaşları ve dayatılan yoksulluk, geleneksel diplomasi ya da uluslararası antlaşmalarla çözülmeyecektir. Ulus-devlet virüsü ve sömürgeci sınırlar bu topraklarda yaygınlaştığı sürece, bu acı da devam edecektir. Köklü çözüm, asli İslami kimliğe geri dönmekte ve sömürgecinin kardeşler arasına diktiği yapay duvarları yıkmakta yatmaktadır.

Sadece Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla bölgenin siyasi coğrafyası değişecek ve Afganistan, Pakistan ve Orta Asya tek ve güçlü bir siyasi ve askeri varlık altında birleşecektir. Bu otoritenin gölgesinde, İslam beldelerindeki hiçbir Müslüman yabancı ya da kaçak göçmen olarak muamele görmeyecektir. Ümmetin muazzam enerjisi, sömürgeci sınırlarda evlatlarının kanını akıtmak için tüketilmeyecek; aksine Filistin’den Keşmir’e kadar işgal altındaki toprakları kurtarmaya yönelecektir. Onuru geri elde etmenin ve milliyetçi sınırların yaralı ümmetin bedenine dayattığı aşağılanmaya son vermenin tek yolu işte budur.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

Cellat, Yargıç Olamaz!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Cellat, Yargıç Olamaz!

Iraklıların, devleti tüketip halkı yoksullaştıran yolsuzluğa karşı her ne zaman öfkesi kabarsa, Amerika’nın bu kez yolsuzlukla mücadele etmek ve Iraklıların paralarını geri almak için geldiği fikrinin propagandasını yapan birileri ortaya çıkıyor. Sanki yirmi yılı aşkın bir süredir siyasi sahnenin şekillenmesinde rol oynayan biri, birdenbire dürüstlüğün koruyucusu ve reformun bayraktarı oluvermiş gibi!

Irak’taki sorun, halkın öfkesini absorbe etmek için bazılarının kurban edilebileceği bir grup yozlaşmış kimselerden ibaret değildir; aksine Irak'taki sorun, yolsuzluk için bir ortam yaratan, kota sistemini pekiştiren ve devlet kurumlarını nüfuz ve ganimet paylaşımına yönelik alanlara dönüştüren siyasi sistemin tamamıdır.

Hastalığın kökü hâlâ mevcutken, bazı kişilerin peşine düşmek, hastalığın ortadan kalktığı anlamına gelmez; aksine bu, hastalığın sebebinin olduğu gibi kalmaya devam ederken, insanlara tedavinin başladığı izlenimini vermeye yönelik bir girişimdir.

Yolsuzlukla mücadeleye dair herhangi bir söylem, onu salgılayan sistemin ıslah edilmesiyle başlamazsa, inandırıcılığını kaybeder. Zira yolsuzluk geçici bir olay değildir; aksine sorumluluk ve muhasebe standartlarını ihlal eden ve siyasi sadakati, dürüstlük ve halkın gözetilmesinden daha öncelikli bir hale getiren siyasi sistemin doğal bir sonucudur.

Amerika’nın yolsuzluğu söküp atacak bir kurtarıcı olarak gösterilmesi, birçok Iraklıda meşru sorgulamalara neden olmuştur; zira bu tezin eleştirmenleri, 2003 yılından sonra siyasi sistemi destekleyen politikaların, biriken krizleri ortaya çıkaran gerçekliğin pekişmesine katkıda bulunduğunu ve nedenlerini ele almadan sonuçları çözmenin gerçek bir reformu temsil etmediğini düşünüyorlar. Zira cellat, yargıç olamaz ve krizin üretilmesinin parçası olan biri, insanları çözümün üreticisi olduğuna ikna edemez.

Bazı yüzlerin değişmesi ya da bazı kişilerin muhasebe edilmesi, gerçeği değiştirmeyecektir; zira sistemin kendisi hâlâ varlığını sürdürmeye devam etmekte, aynı krizleri üretmekte ve yolsuzluğu yeni isimlerle yeniden dolaşıma sokmaktadır.

Iraklıların artık şunu idrak etmelerinin zamanı gelmiştir; gerçek reform, medya kampanyalarıyla ve göz alıcı sloganlarla başlamaz; aksine devleti nüfuz ve çıkarlar paylaşımı temelinde değil, adalet ve insanların haklarının korunması temelinde yeniden inşa edecek köklü bir değişimle başlar.

Nitekim halklar sonsuza dek aldatılamaz; zira tarih bize, halkların, sadece bazı yolsuzluk yapanların başkalarıyla değiştirilmesiyle değil, ancak yolsuzluğun nedenleri köklerinden sökülüp atıldığında kalkındığını öğretmiştir.

Bu medya kampanyalarının ve göz alıcı sloganların ortasında Irak halkının vacibi, her krizler şiddetlendiğinde ortaya atılan vaatlere kanmamasıdır; zira ülke, adaleti sağlama ve hakları koruma konusunda acziyeti kanıtlanmış aynı politikaların üretilmesiyle inşa edilemez.

Irak, bağımlılığın tüm şekillerinden ve dış dayatmalardan özgür olarak kendi kararlarının efendisi olmayı ve evlatlarının iradesiyle geleceğini tercih etmeyi hak etmektedir. Bu ise ancak halkının, milletlerin kalkınmasının, iradelerini müsadere eden her türlü prangadan kurtulmak ve akidelerini ve değerlerini ifade eden ve egemenliklerini koruyan bir sistemi kurmak için ciddiyetle çalışmakla başladığını idrak ettiğinde gerçekleşecektir.

Bundan dolayı şunu söyleyebiliriz; İslam sadece yerine getirilen birtakım ritüellerden ibaret değildir; aksine bir hadarat ve kalkınma projesi, bir yönetim ve adalet metodu, haysiyetin muhafaza ve hakların korunmasıdır; bu nedenle izzeti, vahdeti ve adaleti yeniden elde etmenin yolu, devlet ve toplum işlerinin yönetiminde İslam’ın ilkelerine geri dönmektir.

O halde iradeniz, tüm dış baskılardan daha güçlü olsun ve bağımlılığın tüm şekillerini reddedin; zira milletler, ancak kimliklerinden ve değerlerinden kaynaklanan bağımsız bir projeye sahip olduklarında konumlarını geri kazanabilirler.

Bakın işte halkına asla yalan söylemeyen Hizb-ut Tahrir sizleri, kurtuluş gemisine davet ettiği gibi dünyanın izzetine ve ahiretin de nimetine davet etmektedir; haydi o zaman izzetinizi ve onurunuzu geri kazanmak için harekete geçin.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER