El-Vai Dergisi Sayı 480 Öne Çıkanlar
- Kategori Video
- |
El-Vai Dergisi Sayı 480 Öne Çıkanlar
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ
Muharrem 1448 H. | Temmuz 2026 M.
El-Vai Dergisi Sayı 480 Öne Çıkanlar
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ
Muharrem 1448 H. | Temmuz 2026 M.
Ocak 2026’dan bu yana Amerika, Karayipler’deki bu küçük ada ülkesine karşı ağır bir petrol ambargosu uygulamaktadır. Amerika, 1962 yılından beri Küba’ya ambargo uygulasa da bunun şiddeti zaman içinde değişkenlik göstermiştir. Ancak Trump’ın ilk başkanlık dönemi olan 2017’den itibaren ABD-Küba ilişkileri ciddi şekilde kötüleşmiştir. Trump, Küba ile seyahat ve ticareti kısıtlamış, yaptırımları yeniden devreye sokmuş ve Küba’yı tekrar “teröre destek veren ülkeler” listesine alarak ülkenin zaten ağır olan ekonomik sıkıntılarını daha da derinleştirmiştir. Trump biri Ocak, diğeri Mayıs ayında olmak üzere bu yıl içinde iki başkanlık kararnamesi imzalamıştır. Bu kararnameler, Küba’ya doğrudan veya dolaylı olarak petrol sağlayan ülkelere, özellikle Venezuela ve Meksika’ya yönelik gümrük tarifeleri ve ithalat kısıtlamaları getirmektedir. Bunun Küba halkının hayatı üzerinde son derece ağır sonuçları olmuştur. Benzin ve dizel yakıt kıtlığı sebebiyle ulaşım neredeyse tamamen durma noktasına gelmiş, elektrik kesintileri günde 20 saate kadar uzanmıştır. Bunun sonucu olarak birçok bölgede temiz su temini kesilmiş, tarımsal lojistik ve toplu ulaşım aksatılmış, çöp toplama hizmetleri durmuş ve ciddi gıda kıtlığı yaşanmıştır. Böylece ülke büyük bir insani felaketle karşı karşıya kalmıştır.
Mevcut ablukanın en ağır yükünü ise kadınlar ve çocuklar taşımaktadır. Okulların kapanması sebebiyle eğitim imkânları büyük ölçüde ortadan kalkmış, hatta birçok yerde tamamen kesilmiştir. 7 yaşın altındaki her çocuk için günlük bir litre sübvansiyonlu süt sağlama zorluğu da dahil olmak üzere yaşanan gıda kıtlığı; erken büyümeyi, fiziksel gelişimi ve bağışıklık sisteminin gücünü olumsuz etkileyen kronik bir yetersiz beslenme ortamı yaratmıştır. Su, kanalizasyon ve soğutma sistemlerinin devre dışı kalması ise su ve haşere kaynaklı hastalıkların yayılma riskini artırmıştır. Bunun sonucunda sağlık sistemi çöküşün eşiğine gelmiştir. Hamile kadınlar yalnızca yetersiz beslenmeyle değil, aynı zamanda doğum hizmetlerine ve ultrason gibi temel sağlık hizmetlerine erişimde de ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalıyorlar. Ayrıca düşük doğum ağırlıklı bebeklerin oranında belirgin bir artış gözlemlenmiştir.
Özellikle Batı Yarımküre’nin en düşük bebek ölüm oranlarından birine sahip olan Küba açısından en sarsıcı gelişme ise, Amerika’nın uyguladığı abluka ve enerji kısıtlamaları sebebiyle bebek ölümlerinin %148 oranında artmış olmasıdır. Ayrıca Cubadebate adlı internet sitesinde yayınlanan bir raporda, Ocak ayındaki enerji kısıtlamalarının başlamasından önce %85 olan kanserli çocukların hayatta kalma oranının %65’e gerilediği bildirilmiştir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk yakın zamanda yaptığı açıklamada “Çocuklar ölüyor, çünkü doktorlar temel tıbbi malzemelerden ve ilaçlardan yoksun durumdalar.” ifadelerini kullanmıştır.
Küba ve aslında bütün Latin Amerika, sömürgecilerin beş asır önce bölgeye ayak basmalarından bu yana sömürü, yoksulluk ve şiddet sarmalının içinde yaşamaktadır. Dünyayı kontrol etmek için barbarca yöntemler kullanan ve masumları inanılmaz acılara mahkûm eden zorba Amerika, dünyada Yaratan’ın şeriatıyla hükmeden ve bu vesileyle insan hayatının dokunulmazlığını gerçekten gözeten, dünya çapındaki her türlü zulmün karşısında duran Nübüvvet Metodu Üzere Raşidi Hilafet Devleti ortaya çıkıp onun terör dönemine son verene dek Latin Amerika’yı boğmaya devam edecektir. Hilafet, Latin Amerika’yı fethetmeye, halklarına izzet ve haysiyetle muamele etmeye ve sömürgeci güçlerin yüzyıllardır bu topraklara reva gördüğü zulmü ortadan kaldırmaya çalışacaktır.
Sekizinci yüzyılda, İspanya zalim Kral Rodrik’in yönetimi altındayken halk ağır vergiler altında eziliyor ve geniş kesimler baskıya maruz kalıyordu. Bunun üzerine Hristiyan lider Kont Julian, Emevi Hilâfeti döneminde Kuzey Afrika valisi olan Musa b. Nusayr’a başvurarak İspanya’nın mazlum halkına yardım etmesini istemiştir. Musa b. Nusayr da genç kumandan Tarık b. Ziyad’ı 7.000 ila 10.000 kişilik bir orduyla Endülüs’e göndermiştir. Kendilerinden on kat daha büyük olduğu söylenen bir orduyla karşı karşıya geldikleri halde Müslümanlar yine de galip gelmiş ve Endülüs, İslam’ın yönetimi altına girmiştir. Endülüs olarak anılan bu topraklar, İslâm’ın hâkimiyetine girmiş, dünyanın en büyük uygarlıklarından birine dönüşmüştür. Dolayısıyla Hilâfet yeniden kurulduğunda, Allah’ın izniyle yalnızca Müslümanlara ve İslâm beldelerine güvenlik ve izzet getirmekle kalmayacak; fethedeceği bütün toprakları ve halkları adalet ve huzura eriştirecektir.
Dera’nın batı kırsalı ve Suriye’nin güneyi, geçtiğimiz gece Yahudi varlığının tehlikeli bir kara ve hava saldırısına tanık oldu. İşgal güçleri, zırhlı araçlar ve personel taşıyıcılarla birlikte Yermük Havzası’ndaki Cemle, Âbidîn ve Telletü’l-Mağr bölgelerine doğru ilerledi. Bu kara harekâtına, Âbidîn köyü çevresine yönelik yoğun topçu ateşi, ağır makineli silah atışları ve aydınlatma fişekleri eşlik etti. Saldırılar halk arasında büyük korkuya yol açarken, birçok aile evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bu açık kara saldırısıyla eş zamanlı olarak işgal ordusu, Hadar beldesi yakınlarında silahlı kişileri öldürdüğünü ve naaşlarını alıkoyduğunu; ayrıca helikopterler ve havan toplarıyla saldırılar düzenlediğini duyurdu. Yahudi varlığı Savunma Bakanı Yisrael Katz da küstah bir şekilde Suriye toprakları içinde süresiz bir “güvenlik bölgesi” oluşturacaklarını ilan etti. Diaspora Bakanı Amichai Chikli da er ya da geç yeni bir savaş başlatacakları tehdidinde bulundu.
* Yahudi varlığının bu denli cüretkarlığı ve küstahlığı, caydırıcı bir karşılık görmeyeceğine inanmasından kaynaklanmaktadır.
* Âbidîn’de yaşananlar, karşımızda hiçbir ahde vefa göstermeyen, hiçbir sözleşmeye bağlı kalmayan, müminlere karşı ne hak ne de hukuk tanıyan katil ve suçlu bir topluluk olduğunu, yüzleşmek ve sert bir yanıt vermek dışında hiçbir şeyin onlara fayda etmeyeceğini bir kez daha kanıtlamıştır.
* Suriye Dışişleri Bakanlığı ise yaptığı açıklamada istikrarın baltalanmasından uluslararası meşruiyete dayanmaktan bahsetmektedir. Halbuki Yahudi varlığını meşrulaştıran, eylemlerine yasal kılıf oluşturan, onu koruyup kollayan, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından hazırlanan 1974 anlaşmasının maddelerine saygı gösterilmesini talep eden bu uluslararası meşruiyettir. Suriye Dışişleri Bakanlığı, kınama bildirilerinin, boş şikâyetlerin ve uluslararası mahfillere başvurmanın bu küstahlık karşısında bir fayda sağlamayacağını, her düzeyde fiili ve kesin bir yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu unutuyor.
* Havran’daki Yermük Havzası’na bağlı Abidin köyünde son dönemde gerçekleşen halk direnişleri, küçüğünden büyüğüne kadar ümmetin evlatlarının, Yahudi varlığıyla her türlü normalleşmeyi reddettiğini ve basit imkanlarıyla bile olsa onunla yüzleşmeye hazır olduklarını bir kez daha göstermiştir. Âbidîn’in çocukları da Allah’ın izniyle bu sancağın yere düşmeyeceğini ve ümmet evlatlarının Allah’ın vaadi gerçekleşinceye kadar ahitlerine sadık kalacaklarını ispatlamaktadır.
Korkak Yahudi varlığı ancak güç dilinden anlar; Bizler, onunla kaçınılmaz ve belirleyici bir hesaplaşmaya doğru ilerlemekteyiz. Şer’î sorumluluk, bu büyük mücadeleye hazırlanmayı; teslimiyet zihniyetini terk etmeyi, kapsamlı mücadele anlayışını yeniden diriltmeyi, ümmetin evlatları arasında Allah yolunda cihat ruhunu yeniden canlandırmayı ve Filistin meselesini yeniden gerçek konumuna iade etmeyi gerektirmektedir. Filistin meselesi, ulusal bir mesele değil bütün ümmetin meselesidir. Yapay sınırların ve milliyetçi söylemlerin ortadan kaldırılması elzemdir. Çünkü bu sınırlar, düşmanlarımızın planlarının ve komplolarının bir ürünüdür.
Tüm İslam beldelerindeki ordular da gerçek rollerinin ne olduğunu artık idrak etmelidir. Onların görevi bir yöneticiyi veya lideri korumak değil; kutsalları savunmak, beldeleri kurtarmak ve İslam Risâlet’ini taşımaktır.
Bu sebeple bu orduların, gasıp Yahudi varlığının kökünü kazımak üzere harekete geçmeleri, Gazze ve bütün Filistin’deki kardeşlerimizin yardımına koşmaları, Suriye’de Âbidîn başta olmak üzere Yahudi saldırganlığının hedefi olan tüm beldelerde yaşayan Müslümanlara ve İslâm ülkelerindeki bütün mazlumlara destek olmaları farzdır.
* Yahudi varlığı ile yaşanacak olan o kaçınılmaz büyük çatışma, Ümmetin bütün evlatlarının bugünden itibaren hazırlık yapmasını gerektirmektedir. Yöneticilerin veya orduların kusurlu davranması ve vazifelerini yerine getirmekte gevşeklik göstermesi, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak ve kusurlu davrananlara hesap sormak üzere harekete geçmeyi ümmete farz kılar. Bu sayede ancak Yahudi varlığı ile gerçekleşecek o büyük karşılaşmaya tam manasıyla hazır olabilir ve zaferin müttefiki olabiliriz. Nitekim Allah Azze ve Celle’nin bize zafer vaat etmiş, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şu sözleriyle bizi zaferle müjdelemiştir:
لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ، فَيَقْتُلُهُمْ الْمُسْلِمُونَ، حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوْ الشَّجَرُ يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللَّهِ، هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ، إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِ“Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. O harpte Müslümanlar Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür” der. Yalnızca Garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır.”
Şam diyarının güvenliği ve izzeti, uluslararası dengelerle veya Batılı vaatlerle sağlanamaz. Bu ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfetin gölgesinde Allah’ın indirdikleriyle hükmeden bir yönetim kurulduktan sonra saldırganın kökünün kazınması, yok edilmesi, Müslümanların kanlarının, namuslarının ve mukaddesatlarının intikamının alınmasıyla sağlanabilir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ“Onlarla savaşın ki Allah sizin elleriniz ile onları cezalandırsın, rezil rüsva etsin. Onlara karşı size yardım etsin. Müminlerin kalplerine şifa versin.” [Tevbe 14]
Yahudi varlığı ve Lübnan, Washington’da aralıksız dört gün süren doğrudan müzakerelerin ardından bir çerçeve anlaşması imzaladı. Anlaşma; Yahudi varlığı ve Lübnan’ın aralarındaki anlaşmazlığı ve bu anlaşmazlığın temel nedenlerini ele alma ve her türlü savaş durumunu bitirme kararlılıklarını beyan etmelerini öngörüyor. Ayrıca, anlaşma Lübnan ordusunun, belirlenen açık bir süreç çerçevesinde Lübnan toprakları üzerindeki fiilî egemenliğini yeniden tesis etmesini ve ülkenin güneyindeki iki pilot bölgede güvenlik sorumluluğunu aşamalı olarak tamamen devralmasını da içeriyor.
Şüphesiz bu çerçeve anlaşması ve içerdiği maddeler, özellikle de “İsrail ve Lübnan, her birinin barış içinde var olma hakkını ve iki egemen komşu devlet olarak güvenlik içinde yaşama arzusunu teyit eder” şeklindeki birinci maddesi, Yahudilerin onlarca yıldır ulaşmayı arzuladıkları hedefi gerçekleştiriyor. Çünkü bu ifade, Filistin’i, Güney Lübnan’ı ve Suriye’nin bazı bölgelerini gasbeden bu varlığın meşruiyetini açıkça tanımaktadır. Bu ise, İslam Ümmetinin ne Lübnan’da ne de başka bir yerde asla kabul etmediği ve etmeyeceği bir durumdur. Çünkü İslam Ümmeti, evlatlarını Filistin’in tamamen özgürleştirileceği ve oraya tekbirlerle fatihler olarak girecekleri günü bekleyecekleri şekilde yetiştirmiştir.
Yahudi varlığı, İslâm ümmeti açısından tarih boyunca karşılaştığı işgallerin en zayıflarından biridir. Zira Ümmet onu yüz milyonlarca insanıyla her yönden kuşatmış durumdadır! Ancak ordularını prangaya vuran, onları Sykes-Picot duvarlarının ardına hapseden siyasi karar, Filistin işgalinin on yıllar boyunca sürmesine neden olmuştur. Bu durum, Müslüman ordularının, özellikle de sınır komşusu ülkelerdekilerin, Mübarek toprağı özgürleştirmek için harekete geçmelerinin ve ümmeti de kendileriyle birlikte harekete geçirmelerinin bir görev olduğunu teyit etmektedir.
Her kim hangi isim altında olursa olsun bu normalleşme anlaşmalarının, İslam Ümmetinin pusulasını şaşırtacağını sanıyorsa büyük bir yanılgı ve gaflet içindedir. Filistin; güzide sahabe tarafından fethedilen bir İslam toprağıdır. İlk kıblemizdir, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânıdır, Harem-i Şerif’in üçüncüsüdür. Şüphesiz kim böyle düşünüyorsa hayal görüyordur! Zira İslam ümmeti, çocuklarına daha küçük yaşlardan itibaren Filistin’in özgürleştirilmesinin boyunlarının borcu olduğunu öğretmektedir. Filistin’i Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ümmet arasından seçip beğendiği bir ordu kurtaracaktır. Allah Subhânehu ve Teâlâ bu ordu hakkında şöyle buyurmuştur:
عِبَاداً لَّنَا أُوْلِي بَأْسٍ شَدِيدٍ“Pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik.” [İsrâ 5]
Kalplerini yeis bürümüş olanlara ve dünyalık kaygılarla Amerika ile onun beslemesi Yahudi varlığının peşinden sürüklenenlere, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü hatırlatıyoruz:
يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يُخَيَّرُ فِيهِ الرَّجُلُ بَيْنَ الْعَجْزِ وَالْفُجُورِ، فَمَنْ أَدْرَكَ ذَلِكَ الزَّمَانَ فَلْيَخْتَرِ الْعَجْزَ عَلَى الْفُجُورِ“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki; kişi, acziyet (zayıflık) ile fısk (günahkârlık/haddi aşmak) arasında seçim yapmak zorunda kalacak. Kim o zamana yetişirse, acziyeti fısk üzerine tercih etsin.” Yahudi varlığı ve arkasındaki Amerika, İslam beldelerinden her birinin bu varlığın meşruiyetini tanımasını ve ardından sınırların ve detayların müzakeresine başlanmasını amaçlamaktadır ki bu detaylar, tanıma gerçeğini değiştirmeyecektir. Böylece güçle başaramadıklarını anlaşmalarla Yahudilere kazandırmış olacaklar ve isimlerini mübarek toprak Filistin’i peşkeş çeken, onu İslam ümmetinin düşmanlarına satanların listesine yazdıracaklardır.
Yahudi varlığı, Müslümanların topraklarını gasp etmiş işgalci bir varlıktır. Bu sebeple ne herhangi bir meşruiyeti vardır ne de Müslüman beldelerinde var olma hakkı. Ümmeti bu gaspçı varlıktan ve onun şerrinden kurtarmak, bütün İslâm ordularının, öncelikle de en yakın olanların sorumluluğudur. Biz de onları bu görevi yerine getirmeye çağırıyor ve çağırmaya da devam edeceğiz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ“Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]
Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti
Mümtaz ve Muhlis Gençlerinden
Alaaddin Özdemir’in Vefatını Duyurur
Gençlik yıllarından itibaren kendini İslami hayatı yeniden başlatmaya adayan Alaaddin Özdemir, 60 küsur yıl boyunca davet ile geçirdiği ömrünü 82 yaşındayken yine davetin içinde tamamladı. Hem Türkiye hem Avrupa ülkelerinde davet çalışmalarında bulunan Alaaddin Özdemir, ağır hastalıklarına rağmen faaliyetlerden geri durmadı. إِنَّا لِلَّهِ وإِنَّآ إِلَيْهِ راجِعُونَ“Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve elbette O'na döneceğiz.” [Bakara Suresi 156]
Mümtaz davetçilerimizden olan Alaaddin Özdemir’in ömrünü İslami hayatı yeniden başlatma ve Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurma yolunda geçirdiğine şahidiz. O’nu yürüyemez haldeyken bile faaliyetlere iştirak eden, azim ve gayretiyle İslam yolunda mücadele eden gençlere hep örnek olan bir Müslüman olarak gördük. Rabbimizin kendisini rahmetiyle kuşatmasını, ailesine sabr-ı cemil ihsan etmesini niyaz ediyor, yakınlarına, sevenlerine ve dava arkadaşlarına da başsağlığı diliyoruz.
مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا
“Müminlerden, Allah'a verdiği ahdi yerine getiren nice adamlar vardır. Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. (Onlar) ahitlerini hiç değiştirmemişlerdir.” [Ahzab Suresi 23]
Haber-Yorum
İşgalci Kendinden Emin Bir Şekilde Konuşuyorsa... O Zaman Bunu Ümmetin Yokluğunda Ara
Haber:
Yahudi Varlığı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Yahudi varlığının kendini “yerleşim devrimi” olarak nitelendirmeye başladığını söyledi ve bu adımın Batı Şeria ile sınırlı kalmayacağını, Necef ve Celile’ye de uzanacağını vurguladı.
Smotrich’in açıklamaları, parlamentodaki çoğunluğunun devamını garanti edecek şekilde yerleşim yerlerini destekleyen aşırı sağ partilerin desteğine dayanan Netanyahu hükümetinin altında yerleşim yerlerinin genişlemesinin hızlandığı bir dönemde geldi. (El Cezire Net).
Yorum:
İşgal liderlerinin açıklamaları sadece kendi iç kamuoyuna yönelik mesajlar olmaktan çıkmış, bilakis projelerini ve emellerini açıkça ortaya koyan beyanlara dönüşmüştür; zira bu liderler, tepkilerin kınama ve eleştiri açıklamalarının ötesine geçmeyeceğinin farkındadırlar. İşgal liderlerinden biri ortaya çıkıp “yerleşim devriminden” bahsederek genişleme projeleriyle övündüğünde asıl soru, neden böyle bir şey söyledi? değildir; aksine asıl soru; bu kadar korkak ve ödlek bir adama, tüm bu öz güvenin nereden geldiğidir?!
Korkak Yahudilerin bu cüretkârlığı bir boşluktan doğmamıştır; aksine Müslümanların parçalanmışlığı ve acziyetiyle karakterize olan bir gerçeklik tarafından beslenmiştir; hatta Yahudi varlığı, karşı karşıya kalacağı en büyük şeyin kınama açıklamalarından ibaret olacağından emin bir hale gelmişken, buldozerler ise toprağa el koymaya devam ettiği gibi yerleşim yerlerine yeni gerçeklikleri dayatmaya da devam etmektedir.
On yıllar boyunca süren siyasi ihmalkârlık, işgalin devam etmesine ve genişlemesine zemin hazırlayan faktörlerden biri olmuştur; çünkü toprağı kurtarmaya ve hakları savunmaya yönelik ciddi bir irade her ne zaman kaybolsa, işgal zamanın kendi lehine işlediğinden ve ümmetin gerilemesi karşısında kendi projesinin ilerlediğinden bir o kadar emin olmaya başlamıştır.
Bu nedenle tehlike, şu ya da bu yetkilinin yaptığı açıklamada değil, aksine bu tür açıklamaların bu kadar kendinden emin bir şekilde yapılmasına imkân tanıyan gerçeklikte yatmaktadır. Eğer ümmet bölünmüş haline devam ettiği gibi liderleri de çabalarını birleştirmekten ve devasa imkânlarını kullanmaktan aciz kalmaya devam ederse, işgalcilerin hırsları bir sınırda durmayacaktır; çünkü tarih, genişleme projelerinin, bunu caydıracak biri olmadığında giderek yayıldığını öğretmiştir.
Ancak aynı tarih, başka bir ders daha taşımaktadır; yani bu ümmetin, birleşik ve güçlü aşamalar yaşadığını ve bu aşamalarda topraklarını korumayı, kutsallarını savunmayı ve diğer milletler arasında kendi saygınlığını kabul ettirmeyi başardığını öğretmiştir. Bu ise sloganların gücüyle değil, aksine ümmeti bir araya getiren bir liderliğin varlığı, yönetimde adalet, kararda birlik ve ümmetin potansiyelinin gerçek anlamda değerlendirilmesi sayesinde gerçekleşmiştir.
Filistin nutuklarla ve mevsimlik kınamalarla özgürleşmeyecektir; aksine ümmetin kendi kararına yeniden sahip olması, saflarını birleştirmesi ve hakları koruyup onuru muhafaza edebilecek siyasi bir proje inşa etmesi ve mazlumlara yardım etmeye ve hakkı ikame etmeye davet eden İslami değerlere bağlı kalmasıyla özgürleşecektir.
Bundan dolayı bugünkü görev, işgalcinin açıklamalarına öfkelenmekle yetinmek değildir; aksine ümmetin bilincini canlandırmaya, birliğine davet etmeye ve gerçekliğini ciddi bir şekilde ıslah etmeye çalışmaktır ki böylece işgalci, bölünmenin kendi projelerinin en büyük müttefiki olduğu konusunda güvende olmaya devam etmesin ve ümmet de haklarını ve kutsallarını savunma gücünü yeniden kazansın.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon
Haber-Yorum
Yemen’de Savaş Çanları Mı Çalıyor?
Haber:
Yemen Savunma Bakanlığı Müşterek Operasyonlar Komutanlığı, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı’nın talimatları doğrultusunda, savaş hazırlık seviyesinin en üst düzeye çıkarılmasını öngören askeri bir emir yayınladı. (Hadramut Basın Platformu, 5 Temmuz 2026).
Yorum:
Husiler tehdit tonunu yükseltmiş ve Suudi Arabistan’daki havaalanlarını hedef alacaklarını söylemişlerdir; bunun öncesinde Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleri, Husilerin gerginliği tırmandırmasına karşı kararlı ve güçlü bir yanıt veren bir bildiri yayınlamış ve koalisyonun bildirisinde “Eşi benzeri görülmemiş bir güçle karşılık vereceğiz” şeklinde geçmiştir. Bu, Husilerle ilgili söylemde dikkat çekici bir tırmanıştır; Yemen Savunma Bakanlığı'nın savaşa hazırlık derecesini yükselten askeri emriyle birlikte, özellikle Husiler tarafından yaklaşık iki aydır kaçırılan Mira Saddam Hüseyin'in serbest bırakılması talebiyle Hamed bin Fedgam tarafından başlatılan kabile seferberliği çağrısına yanıt olarak, el-Cevf ilindeki el-Reyyan kamplarına kabile katılımının genişlemesiyle savaş çanları çalmaya başlamış olabilir; nitekim Yemen Daily News sitesi, 7 Yemen ilinde 13 kabile heyetinin kamplara ulaştığını kaydetmiştir.
Tüm bu gerilim, Washington ile Tahran arasında bir anlaşmanın imzalandığının duyurulmasının ve ABD'nin himayesinde Lübnan ile Yahudi varlığı arasında bir ateşkes ilan edilmesinin ardından gelmiştir. Peki Suudi Arabistan'ın Yemen hükümetiyle birlikte Husilere karşı tırmandırma hamlesi, ABD-İran anlaşmasıyla uyum içinde mi, yani İran'ın bölgedeki kollarından tecrit edilmesinin ardından mı gerçekleşmiştir?
Peki Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) nüfuzunu daraltıp ona bağlı olan Geçiş Konseyi'ni “kurtarılmış” illerdeki askeri ve siyasi sahnenin dışına ittikten sonra, ABD'nin Yemen'deki çıkarlarını koruma görevini tek başına üstlenebilecek mi?
Burada, Suudi Arabistan’ın, Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi aracılığıyla siyasi liderliğini kontrol ettiği Yemen Savunma Bakanlığı bünyesindeki askeri güçlerin birleştirilmesinde büyük ilerleme kaydettiğine dikkat çekmek gerekir; belki de şimdi Washington’dan, Suudi Arabistan’ın Yemen hükümeti güçleriyle birlikte Husileri yenilgiye uğratmak ya da en azından onları kurgusu ve uygulanmasını Suudi Arabistan’ın denetlediği siyasi bir çözüme girmeye boyun eğdirmek amacıyla askeri harekâta liderlik etmesi için yeşil ışık yakılmış olabilir.
Bu soruların cevabını, önümüzdeki günler gösterecektir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yaz an
Abdulaziz El-Hamid – Yemen
Haber-Yorum
ABD ve NATO Müttefiki Laik Kemalist Türkiye Ümmetin Umudu Olabilir mi?
Haber:
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz hafta sonu Sapanca’da gerçekleştirilen "AK Parti 33. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı"nın kapanış konuşmasında, AK Parti’nin 14 Ağustos 2001 yılındaki kuruluşundan bugüne kadar geçen 25 yılın toplum ve devlet üzerindeki etkilerini değerlendirdi. Ayrıca iktidarları süresince Türkiye’yi dünyaya açtıklarını, her mazluma el uzattıklarını, sadece 86 milyonun değil, tüm ümmetin umudu olduklarını söyledi. (28.06.2026 - Ajanslar)
Yorum:
Cumhurbaşkanı’nın sözleri her ne kadar AK Parti teşkilatını motive etmeye yönelik görünse de vakıadan bağımsız değildir. Zira bu açıklama, tam da Türkiye’nin 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da Haçlı ittifakı olan NATO’nun 36. Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağı zamana denk gelmektedir.
Öyle ki söz konusu zirvenin ihtişamlı bir şekilde geçmesi, zirveye katılacak devlet başkanlarının en üst düzeyde ağırlanması için tüm imkânlar seferber edildi. Etimesgut ilçesinde bulunan askerî havalimanı sekiz ayda baştan aşağı modernize edilerek sivil uçuşlara açıldı ve Ankara Havalimanı adını aldı. Proje kapsamında ayrıca Ankara Havalimanı ile Ay Yıldız Yerleşkesi arasında doğrudan ulaşım sağlayacak 12,5 kilometrelik bağlantı yolu inşa edildi. Geçiş güzergâhındaki yollar ve binalar boyandı. Böylece NATO liderlerinin havada ve karada rahat etmesi için her şey hazır hâle getirildi.
Sadece bununla da kalınmadı. Haçlı kâfirlerin tam anlamıyla mutmain olabilmesi, hatta adeta onlardan olunduğunu ispat etmek adına tevhidî düşünceye sahip Müslümanlara, vakıf ve derneklere "terör" yaftasıyla operasyonlar düzenlendi. Birçok Müslüman gözaltına alındı, önemli sayıda takipçisi bulunan hocaların ve kurumların sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi. Böylece İslam’ın ve Müslümanların düşmanı NATO’ya yeni kurbanlar sunularak zillette zirveye çıkıldı. Ayrıca Ankara ve çevresindeki birçok şehirde on gün süreyle toplantı, gösteri ve basın açıklaması yapılması da yasaklandı.
İşte bütün bunlar, Erdoğan’ın AK Parti’nin ümmetin umudu olduğu iddiasında bulunduğu günlerde gerçekleşti. Tüm bunlar, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de ABD karşıtlığının yüzde 92, NATO karşıtlığının ise yüzde 80’lere yaklaştığı bir ortamda yapıldı. Zira İslam ümmeti, sömürgeci ABD’nin kurucusu olduğu NATO’nun ne denli şerir bir yapı olduğunu İslam beldelerindeki işgal ve katliamlardan bilmektedir. Kosova’dan Saraybosna’ya, Irak ve Afganistan’dan Libya’ya, soykırımcı Yahudi varlığına verilen sınırsız destekten bunu çok iyi bilmektedir. Buna rağmen Erdoğan ve partisi NATO’yu yüceltmekte, onun üyesi olmakla övünmekte ve Türkiye’nin güvenliğinin NATO’dan geçtiği propagandasını yapmaktadır.
Oysa Avrupa’nın bile NATO’ya güvenmeyerek ayrı bir savunma birliği kurmayı tartıştığı bir konjonktürde, NATO’nun halkı Müslüman olan bir ülkeyi korumayacağı gerçeği izahtan varestedir. NATO’nun bugün Türkiye’ye bakışı; İslam coğrafyasından gelebilecek tehditlere karşı bir tampon bölge oluşturması ve hızla gelişen savunma sanayisini ABD ve Batı’nın çıkarlarına entegre etmesinden ibarettir. Müslümanlar açısından daha da önemli olan ise, kâfirleri dost edinmenin ve onların siyasi ve askerî yapıları altına girmenin Allah Azze ve Celle tarafından büyük günahlardan sayılmasıdır.
وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ سَب۪يلًا
"Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir." (Nisâ 141)
Yani Allah, müminlerin kâfirlerin egemenliği altına girmesinden razı olmayacaktır. Bu durum NATO özelinde askerî açıdan böyledir.
Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliği, Kemalist kodları ve kapitalist sömürge ideolojisini benimseyip tatbik etmesi, "ümmetin umudu" ifadesiyle yan yana gelmesini de imkânsız kılmaktadır. Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, Allah’ın hükmünü ortadan kaldırma hedefini benimsemiş; rejimin bu laik niteliği 25 yıllık AK Parti iktidarı döneminde de değişmemiştir.
Hatta parti sözcüsü Ömer Çelik, defaatle ve çok açık bir şekilde "Laik devlet prensibini güçlü bir şekilde savunduklarını, bunun rejimlerinin devamı açısından gerekli olduğunu" söylemiş ve laikliğin tüm bölge için örnek alınmasını tavsiye etmiştir. Tıpkı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mısır’da Mübarek rejimine karşı ayaklanan Müslümanlara laikliği tavsiye ettiği gibi... Tıpkı İslami Suriye devrimine sağdan yaklaşarak günün sonunda onu Amerika’ya hizmet eden laik bir ulus-devlet modeline dönüştürdüğü gibi...
Haçlı-Siyonist ittifakının vahşi zulmüne terk edilen Gazze ise Erdoğan’ın mazlumlara yardım ettikleri yönündeki sözlerini yalanlayan en çıplak hakikattir.
Türkiye’de durum çok daha vahim ve herkes tarafından görülebilecek durumdadır. Batı kültürüne teslim olmuş gençlik, ülkenin dört bir yanını saran suç çeteleri, yolsuzluklar, hırsızlıklar, menfaat için parti değiştiren ucuz siyasetçiler, çökmüş ekonomi, yapboza dönmüş eğitim sistemi, ayaklar altına alınan hukuk ve daha niceleri mevcut laik-kapitalist cumhuriyet düzeninin eseridir.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti’nin ümmetin umudu olduğunu söylemesi, hamaset ve göz boyama çabasından başka bir şey değildir. Erdoğan ve partisi, bu hâliyle ümmetin değil, ancak sürekli övgüsüne mazhar oldukları küstah Trump’ın umudu olabilir. O da umut değil, olsa olsa bir seraptır.
Bu ümmetin tek umudu Hilafettir. Hilafet, Allah’ın izniyle çok yakında yeniden kurulacak; İslam ümmeti, yaşadığı zilletten sonra yeniden canlı ve aziz bir şekilde geri dönecektir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Emin Yıldırım