Pazartesi, 06 Safer 1448 | 2026/07/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Partileşme Fikrinin Şartları: “Billurluk, Berraklık ve Safiyet”

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fikrî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

 

Soru-Cevap

Partileşme Fikrinin Şartları: “Billurluk, Berraklık ve Safiyet”

Jumah Alsaad’a

Soru:

Kerim kardeşim; Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh,

Soru: Hizbi Kitleleşme kitabının 5. sayfasının en üstten sekizinci satırında şu metin geçmektedir: “Birincisi: Bu hareketler sınırlandırılmamış genel bir fikre dayanıyorlardı. Hatta bu fikir billurluk, berraklık ve safiyetten uzak, kapalı veya kapalı gibiydi.”

Şu kelimelerin anlamı hakkında daha fazla açıklama istemiştim: “Billurluk, berraklık ve safiyet” kelimelerinden kastedilen ne olduğunu, mümkünse örnekler vererek açıklayınız.

Allah sizi, sevdiği ve razı olduğu şeye muvaffak kılsın. Kardeşiniz / Razi.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kitleleşme kitabında zikredilen şu sözler: (Hatta bu fikir billurluk, berraklık ve safiyetten uzak), maddenin durumlarından esinlenmiştir; zira madde önce gaz hâlinde olur, ardından sıvı/akışkan hâle gelir; daha sonra ise katılaşır ve bu aşamada parçacıkları kristalleşmeye başlar... Kristalleşme sırasında maddenin parçaları şekillenerek belirli ve ayırt edici şekillere sahip kristaller oluşturur; en belirgin kristallerden biri de elmas kristalleridir; zira bu kristallerin belirli ve ayırt edici şekiller aldıkları açıkça görülmektedir.

Gelin kristalleşme sırasındaki üç hususu mülahaza edelim:

1- Kristal, diğerlerinden ayırt edilebilecek belirli bir şekil alır; fikir açısından olana gelince; fikrin billurlaşması (kristalleşmesi) ile kastedilen, onun özelliklerinin ve sınırlarının açıklığa kavuşturulmasıdır; böylece arzu edilen fikir, onu diğerlerinden ayıran ve ayırt eden net bir yapı haline gelir ve sadece duygusal ve muğlak bir çağrı olarak kalmaz; örneğin kalkınmayı fikrî bir yükseliş olarak açıklamak, birçok insanın zihninde akışkan ve sınırları belirgin olmayan bir tasavvur olarak yer eden kalkınma fikrinin billurlaşmasıdır; örneğin aklın, vakıayı hisler (duyu organları) ve ön bilgiler (sabık malumat) aracılığıyla beyne iletilmesi şeklinde tanımlayarak, bunlar vasıtasıyla bu vakıanın açıklanması, çoğu kişinin tasavvurunda muğlak (akışkan) olan aklın anlamının billurlaşmasıdır... Aynı şekilde toplum, ruh, hayır, şer ve örneğin Hizb-ut Tahrir Mefhumları kitabında zikredilen diğer konuların anlamlarının billurlaşmasıdır... Zira bunların hepsi, fikrin billurlaşması ve onu diğerlerinden ayıran fikir için belirli ve net sınırların konulmasına dair örneklerdir; aynı şey, ortaya konulan tanımların tamamı içinde söylenebilir; zira bunlardan amaç, tanımlanan fikri, diğerlerinden ayırt edecek şekilde billurlaştırmaktır. Bu nedenle doğru tanımın, câmi ve mâni olduğu; yani tanımlanan kavramın unsurlarını bir araya getirmesi ve unsurlarından olmayan şeylerin tanımın kapsamına girmesinin engellenmesi olduğu söylenir; böylece de tanımın özellikleri netleşmiş olur.

2- Bir kristalde, elmas kristallerinde bazen bulunan kusurlar gibi, kendi cinsinden olmayan kusurların (yabancı maddelerin) bulunması mümkündür; dolayısıyla fikirde de bir billurlaşma (kristalleşme) olabilir, ancak içine ona ait olmayan birtakım unsurlar girebilir; bu, İslami fikre ona ait olmayan unsurların karışması gibidir; örneğin İslam tarihinde Doğu felsefelerinden ve Yunan felsefesinden etkilenmenin olduğu gibi Müslümanlar arasına felsefi fikirlerin girmesi... ya da Batılı özgürlük, demokrasi ve insan hakları mefhumları gibi Batılı fikirlerin girmesi, cumhuriyet ve iktidarın el değiştirmesi mefhumlarının benimsenmesi, ya da İslam sosyalizmi sözü ve benzerleri, İslam'dan olmayan ancak ona atfedilmeye başlanan fikirlerdendir; dolayısıyla bunlar, fikri saf olmaktan çıkaran şaibelerdir.

3- Kristalin içine bulanıklık ve belirsizliğin girmesi, onun içinden bakıldığında görüntünün net olmamasına, yani şeffaflığını yitirmesine neden olur; bu ise fikrin saf kaynağı ile onun hükümleri arasında bir kopukluk meydana geldiğinde fikir için de söz konusudur ; örneğin İslam fikri, İslam akidesine dayanmakta olup onun hükümleri de bu akideden kaynaklanır, İslam fikrinde ve hükümlerinde herhangi bir çarpıklık veya bulanıklık olmaması için, fikir ile hükmün arasının kaynağı ile ilişkisinin saf olması gerekir; yani düşünceler ve hükümler ile akide arasında sürekli bir bağ olması gerekir; şöyle ki; fikrin akideye dayalı olması ve hükümlerin de ondan kaynaklanması gerekir... Eğer bu olmazsa, o zaman fikre bulanıklık sızar... Bu ise bu çağda açıkça ortaya çıkmıştır; örneğin Müslümanlar, doğru delilden uzak fetvalara göre faiz alıyor ve onunla muamele etmekte bir beis görmüyorlar, şeriatın talep ettiğinin aksine devletler ve vatanlar olarak parçalanmış olmaktan tiksinmiyorlar; yabancılarla ilişki kurmayı ve onların fikirlerini, yasalarını ve davranışlarını kendilerine örnek almayı normal karşılıyorlar; böylece münkeratlar, ona yönelik gerçek bir kınama olmaksızın yaygınlaşmış bir hale gelmiştir... Böylece de İslam fikri, her zaman İslam akidesiyle ilişkilendirilmemesi ve alınan hükümlerin şeriatın delillerinden sahih şerî bir istinbat ile istinbat edilmemesinden dolayı, birçok kişinin zihninde bulanık bir hal almıştır.

 

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 26 Muharrem 1448

M. 11/07/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122143831623129051

Devamını oku...

Müslümanların Gücünün Ya Da Yardımlaşmalarının Bazı Tezahürleri Bile Yahudi Varlığını Endişelendiriyor

Haber-Yorum

Müslümanların Gücünün Ya Da Yardımlaşmalarının Bazı Tezahürleri Bile Yahudi Varlığını Endişelendiriyor

Peki Ya Birleşip Ordularını Harekete Geçirirlerse Nasıl Olur Acaba?

 

Haber:

Yahudi varlığının güvenlik ve medya kurumları, Mısır Savunma Bakanı Korgeneral Eşref Salim Zahir’in Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretin boyutlarını analiz eden İbranice bir istihbarat raporunun da ortaya koyduğu üzere, tam bir teyakkuz ve derin bir endişe hâli yaşamaktadır. Zira Yahudi varlığı, Kahire ile Ankara arasında imzalanan niyet mektuplarının ve güvenlik anlaşmalarının sadece ilişkilerin iyileştirilmesi olarak değil, aksine diplomasiden operasyonel ve endüstriyel entegrasyona fiili bir geçişi temsil eden stratejik bir kâbus ve bunun da Yahudi varlığının çıkarları pahasına Orta Doğu ve Akdeniz Havzası’ndaki nüfuz haritasının yeniden çizilmesi olarak kabul etmektedir. (Telegraph Mısır)

Yorum:

Yahudi varlığının, Müslümanların en ufak bir güç gösterisinden ya da aralarındaki iş birliğinin belirtilerinden endişe duyması gayet doğaldır; zira Yahudi varlığı, bölgede geçici bir varlık olduğunu ve köklerinin onu koruyup bekasını sürdürmeye yetmeyeceğini bilmektedir. Ayrıca mübarek Filistin topraklarında kurulduğundan beri bekasının, çevresindeki rejimlerin zayıflığına ya da onların kendisiyle kurdukları komplolara bağlı olduğunu da bilmektedir; zira Yahudi varlığı, İslam ümmetine ya da bölge halklarına bile karşı koymaya güç yetiremeyecek kadar zayıftır.

Peki ya bu adımlar, Müslümanları birleştirmek ya da ülkelerini güçlendirmek yönünde ciddi ve gerçek adımlara dönüşürse nasıl olurdu acaba? Hiç şüphesiz bu, Yahudi varlığı için korkutucu olacaktır.

Müslümanların vahdeti, Allah’ın emrettiği farz olan bir husustur; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünmeyin.” [Al-i İmran 103] Allahu Teala'nın şu kavlinden dolayı düşmanı korkutmak için hazırlık yapmak da vaciptir: وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.” [Enfal 60] Allah’ın hükmünü ikame etmek ve mübarek Filistin topraklarını kurtarmak için çalışmak da ecrine sadece niyetinde muhlis ve ameli azim olan Allah için olanların nail olabileceği azim bir farzdır; bu ise başta Mısır Kinane ordusu olmak üzere ümmetin orduları içindeki muhlislerin sorumluluğudur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Etkili Bir Yöntem Olmadan, Rohingya Krizi Devam Edecektir

Haber-Yorum

Etkili Bir Yöntem Olmadan, Rohingya Krizi Devam Edecektir

 

Haber:

Myanmar açıklarında, büyük çoğunluğunu Rohingyalı (Arakanlı) mültecilerin oluşturduğu iki teknenin batması sonucu 500'den fazla kişinin hayatını kaybetmiş olabileceğinden endişe ediliyor. Uluslararası Göç Örgütü ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne göre, iki tekne Haziran ayının sonlarında Arakan eyaletinden ayrılmış olup bunlardan birinde yaklaşık 250 yolcu, diğerinde ise en az 280 kişi bulunuyordu. Muson mevsimi sırasında yaşanan şiddetli hava koşullarının bu trajedinin başlıca nedeni olduğu düşünülüyor.

Bu felaket, Rohingyalıların acısını çektiği süregelen insani krize ışık tutmaktadır; zira yüzbinlerce Rohingyalı, evlerine güvenli bir şekilde dönme umudu olmadan Bangladeş’teki aşırı kalabalık mülteci kamplarında yaşamaya devam etmektedir. Birleşmiş Milletler, arama ve kurtarma operasyonlarının güçlendirilmesi, sığınmacılara daha iyi koruma sağlanması ve göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti ağlarıyla mücadeleye yönelik uluslararası çabaların yoğunlaştırılması çağrısında bulundu. 2025 yılı, güvenlik arayışıyla hayatlarını tehlikeye atarak tehlikeli deniz yolculuklarına çıkan Rohingyalılar için en kanlı bir yıl olarak kabul edilmektedir. (El Cezire)

Yorum:

Andaman Denizi’nde Rohingya mültecilerini taşıyan yeni bir teknenin battığına dair son haberler, bu krizin henüz sona ermediğini acı bir şekilde hatırlatmaktadır. Zulümden kaçan aileler, bir kez daha güvenlik arayışıyla tehlikeli deniz yolculuklarına çıkmak zorunda kaldılar; ancak bu yolculuklarında da ölüm, kayıp ya da uzun süren acılarla karşı karşıya kalmışlardır.

Bu son trajedi münferit bir olay değildir; aksine aralıksız devam eden felaketler zincirinin yeni bir halkasıdır. Zira yıllar boyunca, yüzlerce, hatta binlerce kişi zulümden kaçmaya çalıştıkları sırada hayatlarını kaybederken, diğer milyonlarca kişi ise hala aşırı kalabalık mülteci kamplarında yaşıyorlar ve güvenli bir gelecek için gerçek bir umuttan mahrum kalıyorlar. Yani dünya, aynı insani felaketin defalarca tekrarlanmasına tanık olmaktadır.

Bu trajedinin temel nedeni hâlâ değişmemiştir; bu neden ise Myanmar ordusu tarafından yürütülen sistematik zulüm, toplu katliamlar ve zorla yerinden edilmelerin yanı sıra aşırılıkçı Budist grupların Rohingya Müslümanlarına karşı işlediği şiddet eylemleridir. Bu şartlar devam ettiği sürece, umudunu yitiren insanlar kurtuluş arayışı için denizde hayatlarını tehlikeye atmaya devam edeceklerdir.

Daha çok endişe verici olan ise, Müslüman ülkelerinden ciddi ve koordineli bir tepkinin gelmemesidir. Ancak endişe dolu açıklamalar ve tekrarlanan kınamalar, gerçeklikte somut bir değişim meydana getirmekten aciz kalmaya devam edecektir. Bu boyuttaki bir kriz, daha güçlü bir siyasi harekete ihtiyaç duymaktadır; bu da sürekli diplomatik baskı uygulanmasını, gerektiğinde yaptırımların veya diplomatik önlemlerin koordinasyonunu, insani yardım taahhütlerinin artırılmasını ve mazlum sivilleri korumak ve bu ihlallerden sorumlu olanları muhasebe etmek için ortak bir stratejinin geliştirilmesini içermektedir. Bu yüzden etkili ve hedefli ortak kolektif bir çalışma olmadan, Rohingyalılar, kendi ülkelerindeki zulüm ile açık denizdeki ölüm arasında sıkışıp kalmaya devam edeceklerdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

1500 İnsansız Hava Aracının; Oyun ve Eğlence Silahı Değil, İzzet ve Zaferin Silahı Olsun İstiyoruz!

Haber-Yorum

1500 İnsansız Hava Aracının; Oyun ve Eğlence Silahı Değil, İzzet ve Zaferin Silahı Olsun İstiyoruz!

Haber:

15 Temmuz'un 10. yıldönümünde, 1500 insansız hava aracıyla bir ışık gösterisi düzenlendi. (Ajanslar)

Yorum:

Dünya, hala Müslüman ordularının zaferlerinin yankılarıyla yaşamaya ve onların Müslümanların Hilafet Devleti'nin gölgesinde yaşadığı altın çağ tarihi boyunca kanlarını, namuslarını ve mukaddesatlarını savunma konusunda metanet ve direniş gücüne hayran kalmaya devam ediyor.

Bakın işte Mutasım-Billah, bir ordunun başında Amuriye kalelerini yerle bir ederek orayı fethetmiş ve Va Mutasımah diye haykıran özgür Haşimi bir kadının feryadına icabet ederek, onun çağrısına kulak vermiş ve onun namusuna yapılan hakaretin intikamını almıştır!

Bakın işte Selahaddin Eyyubi; Haçlıların antlaşmaları ihlal etmeleri ve hacıların kervanlarına saldırmaları karşısında heybetli bir şekilde durmuştur; dolayısıyla saldırganlarla müzakere yapmamış ve onlarla oturmamıştır; aksine bu, kulları koruyan ve kulların Rabbini razı eden bir tepki göstermiştir; zira Rabbani komutan Selahaddin, ordusuyla birlikte Hıttin Savaşı’na girmiş, ardından Kudüs’ü tekrar geri almış, Mescid-i Aksa'yı temizlemiş ve onu Müslümanların bağrına geri döndürmüştür.

Sultan Zahir Baybars ve emiri Kutuz'a gelince; Müslümanların en önemli savaşlarından biri olan Ayn Calut Savaşı’nı birlikte yönetmişler; böylece bu savaşta, “yenilmez efsanevi” Moğol ordusunun gücü kırılmıştır...

Ordular, işte bunun için teçhizat ve mühimmatla donatılırdı; yoksa gövde gösterisi yapmak ya da Müslümanların acılarını sırtlarının arkasına atan ve asrın şeytanı Trump ile sadakat anlaşması imzalayarak onun Siyonist-Amerikan projesinin sadık bir hizmetkârı olan bir yöneticiyi yüceltmek için değil!

1500 insansız hava aracı; öncelikle Gazze semalarına yönlendirilip düşmanları yerle bir etmeli ve mazlum Müslümanlara yardım etmelidir!

Ey Fatih’in torunları: İçinizde, Türkiye’nin gökyüzünün oyun ve eğlence için insansız hava araçlarıyla aydınlatıldığını ve Gazze’deki Müslümanların ise kanlarını ve namuslarını koruyacak biri için yanıp tutuştuklarını görünce damarlarındaki kanı kaynayacak aklı başında bir adam yok mu?!

Müslümanları yüzüstü bırakan ve onlara yardım etmek yerine onların aleyhlerine çalışan herkese karşı Allah bize yeter; O ne güzel bir vekildir.

Allah’tan yakın bir çıkış yolu ve arkasında savaşılan ve kendisiyle korunulan muhlis bir lider temenni ediyoruz; zira o, Müslüman ordularının pusulasını düzeltip onları, ümmetin aleyhine bir silah değil, yeniden ümmetin elindeki bir silah haline getirecektir… Ki böylece o, dinlerini bu dünyadaki az bir bedel karşılığında satan Ruveybida yöneticilerin eğlenmek için kullandığı bir silah değil, ümmete yardım eden bir silah olsun!

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيباً

Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!” [İsra 51]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbtihal Ümmü Ata

Devamını oku...

Nebevî Dönemde Muhacirlerin Dârına Hicret Etme Mefhumu ve Dâru’l İslam’ın Sınırları

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru - Cevap

Nebevî Dönemde Muhacirlerin Dârına Hicret Etme Mefhumu ve Dâru’l İslam’ın Sınırları

Yeni Camii’ye

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh;

Size iki ay önce göndermiş olduğum bir soruyu ekleyeceğim; soruya cevap verilmemesini tamamen mazeretiniz olarak kabul ediyorum ve sizin için dualarımız hiç kesilmemiştir; ancak hatırlatmak amacıyla soruyu size bir kez daha göndermek istedim ve üzerinde de küçük bir değişiklik yaptım. Sorunun ilginizi çekeceğinden çok eminim. Allah sizi mübarek kılsın ve sizi hayırla mükâfatlandırsın.

Soru: Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh; Aliyyül Kadir olan Allah’tan, bu mesajım sizlere ulaştığı sırada sağlık ve afiyet içinde olmanızı ve Allah’ın sizden son derece razı olmasını temenni ediyorum. Ayrıca Celle ve Âla'dan, dileklerinizi en kısa zamanda gerçekleştirmesini ve bu ümmetin ihtişamını ve izzetini sizin elinizle çok yakında yinelemesini temenni ediyorum.

[* Anayasa Mukaddimesi’nin elektronik versiyonunun 38. Sayfasında, İmam Müslim’in Sahihi’nde İbn-u Burayde’nin babasından rivayet ettiği şu hadise dair bir yorum geçmektedir: ادْعُهُمْ إِلَى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إِلَى دَارِ الْمُهَاجِرِينَ “Sonra kendi darlarından (beldelerinden) dâr-ul muhaciruna (dâr-ul İslam’a) ayrılmaya (hicrete) davet et”…] Aktarım bitti.

Önceki hadisten şu anlaşılmaktadır: Kabilelerden İslam'ı kabul edip ardından da hicreti, yani dâr-ul muhaciruna -ki orası Medine'dir- gitmeyi kabul eden kimse için, daha önce hicret eden Muhacirlerin lehine olan onun da lehine olur, Muhacirlerin aleyhine olan onun da aleyhine olur. Hicret etmeyi kabul etmeyen ise, Medine çevresindeki çöllerde oturan Müslüman Arabiler (bedeviler) gibi olurlar; müminler üzerine icra edilen Allah’ın hükmü onların da üzerine icra edilir, ama onların ganimette [savaş yoluyla düşmandan alınan mal] ve feyde [savaş olmadan düşmandan alınan mal] hiçbir hakkı olmaz,.

* Ancak buradaki mesele; 39. sayfada geçen şu ifadedir: (Dâr-ul muhacirun ise dâr-ul İslam olup onun dışındakiler dâr-ul küfürdür.) Bu ifadeden, dâr-ul İslam'ın sadece Medine-i Münevvere olduğu ve onun çevresindeki Arabilerin (Bedevi) yutlarının ise dâr-ul küfür olduğu anlaşılmaktadır.

* Ancak aynı kitabın 22. ve 23. sayfasında, Medine’nin çevresindeki göçebe Arabilerin de aynı şekilde dâr-ul İslam olduğuna delalet etmektedir; nitekim bu, şu şekilde açıkça ifade edilmiştir: (Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’i işitip itaat etmek onun emrinde ve nehyinde, yani hükümlerin uygulanmasında olur. Ahmed, İbn-u Hibban Sahih’inde ve Ebû Ubeyd el-Emval’de Abdullah İbn-u Amr’dan Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: وَالْهِجْرَةُ هِجْرتَانِ: هِجْرَةُ الْحَاضِرِ وَالْبَادِي؛ فَأَمَّا الْبَادِي فَيُطِيعُ إِذَا أُمِرَ وَيُجِيبُ إِذَا دُعِيَ، وَأَمَّا الْحَاضِرُ فَأَعْظَمُهُمَا بَلِيَّةً وَأَعْظَمُهُمَا أجْرا “Hicret ikidir. Biri yerleşik olanın diğeri göçebe olanın hicretidir. Göçebe olan gelince; emrolunduğunda itaat eder ve çağrıldığında icabet eder. Yerleşik olanın hicretine gelince; (hicret o kimse için) belaların en büyüğü olduğu gibi ecirlerin de en büyüğüdür.” Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in [فَيُطِيعُ إِذَا أُمِرَ وَيُجِيبُ إِذَا دُعِيَ] “Emrolunduğunda itaat eder ve çağrıldığında icabet eder” kavlindeki istidlal yönü açıktır. Çünkü çöl, dâr-ul hicret olmasa da dâr-ul İslam’dır. Bunun delili Taberani’de geçen Vasıla Bin Aska’nın hadisidir. El-Haysemi, adamları sika olan bir isnat ile Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in ona şöyle dediğini rivayet etmiştir: وَهِجْرَةُ البَادِيَةِ أَنْ تَرْجِعَ إِلَى بَادِيَتِكَ، وَعَلَيْكَ السَّمْعُ وَالطَّاعَةُ فِي عُسْرِكَ وَيُسْرِكَ وَمَكْرَهِكَ وَمَنْشَطِكَ وَأَثْرَةٍ عَلَيْكَ... “Göçebe olanın hicreti senin kendi bâdiyene dönüp zorlukta, kolaylıkta, hoşnutlukta ve hoşnutsuzlukta işitip itaat edip beni kendine tercih etmendir.”) Aktarım bitti.

Soru :

1- 22. ve 23. Sayfa ile 39. sayfa arasındaki ifadelerde gerçekten bir çelişki var mıdır? Eğer yoksa, bunların arasını nasıl uzlaştırabiliriz?

2- İslam’ın hükümlerinin, İslam’a girdikten sonra Allah’ın ve Resulü’nün emirlerine itaat eden Arabilere (bedeviler) uygulanması, onların dârının dâr-ul İslam olduğuna delalet etmez mi? 22. ve 23. sayfada sunulan deliller, hükümlerin uygulanması ve itaat konusunda açıktır...

3- Eğer göçebe Arapların dâr-ul İslam olduğu kanıtlanırsa, 39. sayfada geçen Müslim'in hadisi, dâr-ul İslam'da yaşayan Müslüman ile onun dışında yaşayan Müslüman arasındaki haklar konusunda ayrım olduğuna dair bir delil olarak kalmaya devam eder mi?] Bitti.

Cevap :

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Öncelikle bizim için ettiğin güzel dualar için Allah seni mübarek kılsın; biz de senin için daha hayırlısıyla dua ediyoruz; işte size cevap:

1- Anayasa Mukaddimesi kitabının birinci bölümünde geçen, soruda bahsettiğiniz iki konu arasında bir çelişki yoktur; zira iki konudan her biri, birbirinden farklı bir gerçeklikten bahsetmektedir... Meselenin hakikatini anlamak için, İslam’ın ilk dönemlerindeki İslam Devleti’ne ilişkin gerçekliği bilmek gerekir... Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hicret sırasında Medine-i Münevvere'ye intikal ederken, dâr-ul İslam Medine-i Münevvere'ydi; onun çevresinde ise Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendileriyle anlaşmalar imzaladığı diğer kabileler ve Yahudi devletleri bulunuyordu ve bu kabileler, her ne kadar ona yakın, hatta hemen bitişiğinde olsalar da dâr-ul İslam'ın bir parçası değillerdi. Nitekim İslam Şahsiyeti kitabının ikinci cildinde, bu Yahudi kabilelerinin vakıasını açıklayan hususlar geçmektedir:

- [… Kâfirlerden müstakil bir devlet vasfıyla yardım almanın caiz olmadığına dair delile gelince; Enes’ten Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: لا تستضيئوا بنار المشركين “Müşriklerin ateşi ile aydınlanmayınız.” Bir topluluğun ateşi, bağımsız bir kabile ya da devlet olarak harpteki varlığına kinayedir. خرج رسول الله ﷺ حتى إذا خلَّف ثنيَّة الوداع إذا كتيبة قال: من هؤلاء؟ قالوا بني قينقاع وهو رهط عبد الله بن سلام قال: وأسلموا؟ قالوا: لا، بل هم على دينهم، قال: قولوا لهم فليرجعوا، فإنّا لا نستعين بالمشركين “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sefer için yola çıkıp Seniyetü’l Vedâ’yı arkada bıraktığında birden bir süvari birliği görüldü. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Onlar kimdir? diye sordu. Dediler ki: Beni Kaynuka’dan Abdullah Bin Selâm’ın grubudur. Dedi ki: Müslüman mı oldular? Dediler ki: Hayır, bilakis onlar dinleri üzeredirler. Dedi ki: Onlara geri dönmelerini zira bizim müşriklerden yardım almadığımızı söyleyin.” [Beyhaki dedi ki: Hafız Ebu Abdullah Fesak’ın kendi senedi Ebu Hamîd es-Saîdi’ye dayanarak bize bildirdiği husus doğrudur.] Böylece Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Beni Kaynuka’dan Abdullah Bin Selâm’ın grubunu reddetmiştir. Çünkü onlar bir kâfir süvari birliğinden toplanmış olarak ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile kendileri arasında birtakım anlaşmaların olduğu bir devlet gibi olan Benu Kaynuka’dan olduklarını belirten, kendi bayrakları altında gelmişlerdir. Bundan dolayı Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları reddetmiştir. Dolayısıyla onları reddetmesi, onların kendi rayeleri ve devletleri altında gelmiş olmalarındandır. Bunun delili ise Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in fertler hâlinde geldiklerinde Hayber’de Yahudilerden yardım almayı kabul etmesidir. Ebu Hamîd’in bu hadisi, var olduğunda hükmün var olduğu ve var olmadığında hükmün de var olmadığı şer’î bir illet içermektedir. Hadisteki illet, hadisin metninde açıktır. Zira hadiste şöyle geçmektedir: إذا كتيبة قال: من هؤلاء؟ قالوا: بني قينقاع وهو رهط عبد الله بن سلام “Birden bir süvari birliği görüldü. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Onlar kimdir? diye sordu. Dediler ki: Beni Kaynuka’dan Abdullah Bin Selâm’ın grubudur.” Onların bir süvari birliği olmalarının manası, müstakil bir rayeleri olan müstakil bir ordu olmaları demektir. Çünkü her süvari birliğinin bir rayesi olur. Dolayısıyla kendileri ile Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in arasında anlaşmaların olduğu bir devlet konumundaki Beni Kaynuka Yahudilerinden olup müstakil bir rayeleri olan kâfir bir süvari birliği olmaları , onların reddedilmesinin illeti olmaktadır. İllet, sadece onların kâfir olmaları değildir. Bunun delili ise Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in buna ve İslâm’ı reddetmelerine binaen onların geri dönmelerini emretmesidir, onların sadece İslâm’ı reddetmesine binaen değil. Nitekim bunu, Enes’in şu hadisi de teyit etmektedir: لا تستضيئوا بنار المشركين “Müşriklerin ateşi ile aydınlanmayınız.” Bu hadis, siyasi varlığa odaklıdır. Aynı şekilde, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müşrik olduğu hâlde Kuzma’nın yardımını aynı Uhud Savaşı yerinde kabul etmesi de bunu teyit etmektedir. Bunun manası şudur ki Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kâfirden yardım almayı bir varlık vasfı ile reddetmiş ve kâfirden yardım almayı bir fert vasfı ile kabul etmiştir. Buna binaen kendi bayrakları altında kâfir bir devlet, kâfir bir kabile, kâfir bir grup ya da devletlerinden bir cüz olduklarında kâfirlerin yardımını kabul etmek hiçbir şekilde caiz olmaz. Kendi rayeleri altında ve devletlerinin bir parçası olarak kâfir bir grup, kâfir bir kabile veya kâfir bir devlet olarak kâfirlerden yardım almak hiçbir şekilde caiz değildir.] Bitti.

- [Dâru’l İslam’da İslam Devleti yönetimi altında olan herkese, aynen Müslümanlara tatbik edildiği gibi İslam’ın hükümlerinin tatbik edilmesi gerekir. İster zımmi ister anlaşmalı ister müstemin olsun bu hususta yönetici serbest değildir. Bilakis İslam’ın hükümleri, tereddüt edilmeksizin tatbik edilmelidir. Çünkü Allahu Teala ehl-i kitap açısından şöyle buyurmaktadır: فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنَ الْحَقِّ “Aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet! Sana gelen haktan (yüz çevirip de) sakın onların hevalarına tâbi olma!” [Maide 4] Yine onlar için şöyle buyurmaktadır: وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ “Aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet ve onların arzularına uyma! Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın!” [Maide 49] Ve şöyle buyurmaktadır: إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّهُ “Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitabı hak ile indirdik.” [Nisâ 105] Bu hitap genel olup hem Müslümanları hem de gayrimüslimleri kapsar. Çünkü [لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ] “İnsanlar arasında hükmedesin diye” ifadesindeki insanlar kelimesi geneldir. Allahu Teala’nın şu kavline gelince: سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ فَإِنْ جَاءُوكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ “Hep yalana kulak verirler, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse ister aralarında hükmet, ister onlardan yüz çevir.” [Maide 42] Bundan, İslam Devleti’nin dışında olup da kendisi ile başka bir kâfir veya kâfirler arasındaki husumet hususunda Müslümanları hakem kılmak için gelen kimse kastedilir. Müslümanlar onların arasında hükmedip hükmetmemekte serbesttirler. Zira ayet, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile sulh anlaşması yapmış olan Medine Yahudileri hakkında inmiştir ve onlar, başka bir devlet olarak kabul edilen kabilelerdi. Dolayısıyla onlar, İslam’ın yönetimine teslim olmamışlardı. Bilakis başka bir devlet idiler. Bunun içindir ki Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile onlar arasında birtakım anlaşmalar vardı. Fakat kâfirler, zımmi olmaları veya İslam’ın yönetimine teslim olmak üzere eman istemeye gelmeleri yani anlaşmalılar ve müsteminler gibi İslam’ın yönetimine teslim olarak dâru’l İslam’a girmeye razı olmaları gibi teslim olmuşsalar, onların arasında İslam’dan başkası ile hükmetmek caiz değildir. Onlardan İslam hükmüne başvurmaktan kaçınan kimseyi yönetici, buna yani o hükmü almaya zorlar. Çünkü o, anlaşma kapsamına İslam’ın hükümlerine bağlı kalmak şartı ile girmiştir. O anlaşma ister zımmi ister sulh isterse eman anlaşması olsun dâru’l İslam’da olduğu sürece aralarında bir fark yoktur.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hristiyan olan Necran halkına şunu yazmıştır: إن من بايع منكم بالربا فلا ذمة له “Sizden kim riba/faiz ile alışveriş yaparsa ona zimmet yoktur.” [İbni Ebu Şeybe] İbni Ömer Radıyallahu Anh şunu rivayet etti: “Yahudiler, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e zina eden bir erkek ve bir kadın getirdiler. O da onların recmedilmesini emretti.” [Buhari] Yine Buhari, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in mücevharatı için öldürdüğü bir cariye yüzünden bir Yahudiyi öldürttüğünü rivayet etti . İşte bu Yahudiler, Müslümanların tebaasından idiler ve görünen o ki bu da Yahudilerin varlıkları sona erip kimilerinin Müslümanların otoritesi altında tebaa olarak kalmalarından sonra idi. ] Bitti.

Şehrin çevresindeki Yahudi devletleri ortadan kaldırıldıktan sonra İslam’ın otoritesi bu kabilelerin bulunduğu bölgeleri de kapsayacak şekilde genişlemiş; aynı şekilde şehrin çevresindeki Arabi/Bedevi bölgelerine kadar da genişlemiştir; ancak İslam’ın otoritesi, Arap Yarımadası’nı ancak bundan bir süre sonra kapsayabilmiş... Böylece Medine-i Münevvere'nin çevresindeki bedeviler, devletin tebaası ve onun tabiiyetini taşıyan kimseler hâline gelmişlerdi; yani İslam otoritesine ve hükümlerine boyun eğenlerden olmuşlardır. Kur'an-ı Kerim'de, Allahu Teala'nın şu kavlinde zikrettiği kimseler onlardır: مَا كَانَ لِأَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْأَعْرَابِ أَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللَّهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِأَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِهِ “Medine halkının ve çevresindeki bedevîlerin, savaşta Rasulullah’tan geri kalmaları ve ona gereken ihtimamı göstermeyip kendi canlarının ve başlarının derdine düşmeleri olacak şey değildir.” [Tevbe 120] Ve Subhanehu’nun şu kavlinde: وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٍ “Çevrenizdeki bedevîler arasında münafıklar var. Medine ahalisi içinde de nifakta uzmanlaşmış öyle münafıklar var ki, biz bildirmediğimiz takdirde sen onları bilemezsin. Onların tamamını ve ne derece münafık olduklarını ancak biz biliriz. Onları çifte cezaya çarptıracağız. Sonra da çok daha büyük bir azaba itileceklerdir.” [Tevbe 101] Ve şu kavlinde: سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرَابِ شَغَلَتْنَا أَمْوَالُنَا وَأَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً إِنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرّاً أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعاً بَلْ كَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيراً “(Hudeybiye seferine) katılmayıp geride kalan bedeviler sana gelip: “Mallarımız ve evlatlarımız bizi oyaladı, seferden alıkoydu; ne olur bizim için Allah’tan bağışlanma dile” diyecekler. Onlar, gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla söylüyorlar. De ki: “Eğer Allah size bir zarar vermek veya bir fayda sağlamak istese, O’ndan size gelecek şeyi kim engelleyebilir? Doğrusu Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” [Fetih 11] Ve diğer ayetlerde de geçtiği gibi…

Dolayısıyla Medine-i Münevvere'nin çevresindeki çöl bölgeleri İslam’ın otoritesine boyun eğmişti ve oranın halkı da devletin tebaasındandı; ancak Medine-i Münevvere'ye hicret etmek onlara farz kılınmamıştı; bilakis onların devlete boyun eğmeleri yeterliydi; Anayasa Mukaddimesi'nin birinci bölümünde geçen şu ifadeyle kastedilenler işte onlardır:

[… Bunun delili, Ahmed, İbn-u Hibban Sahih’inde ve Ebû Ubeyd el-Emval’de Abdullah İbn-u Amr’dan Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]’in şöyle buyurduğunu rivayet etmesidir: وَالْهِجْرَةُ هِجْرتَانِ: هِجْرَةُ الْحَاضِرِ وَالْبَادِي؛ فَأَمَّا الْبَادِي فَيُطِيعُ إِذَا أُمِرَ وَيُجِيبُ إِذَا دُعِيَ، وَأَمَّا الْحَاضِرُ فَأَعْظَمُهُمَا بَلِيَّةً وَأَعْظَمُهُمَا أجْرا “Hicret ikidir. Biri yerleşik olanın diğeri göçebe olanın hicretidir. Göçebe olan gelince; emrolunduğunda itaat eder ve çağrıldığında icabet eder. Yerleşik olanın hicretine gelince; (hicret o kimse için) belaların en büyüğü olduğu gibi ecirlerin de en büyüğüdür.” Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in [فَيُطِيعُ إِذَا أُمِرَ وَيُجِيبُ إِذَا دُعِيَ] “Emrolunduğunda itaat eder ve çağrıldığında icabet eder” kavlindeki istidlal yönü açıktır. Çünkü çöl, dâr-ul hicret olmasa da dâr-ul İslam’dır.]

Dolayısıyla onlar, Medine-i Münevvere'nin çevresindeki çöllerde yaşayan ve devletin tebaasından olup onun otoritesine boyun eğen kimselerdi... Ebu Ubeyd'in Kitâbü'l-Emvâl adlı eserinde zikrettiği şu rivayet de bunu desteklemektedir:

[- Muhammed ibn Cafer bize rivayet etti: Şu'be bize, Amr ibn Murra'dan, o da Abdullah ibn el-Haris'ten, Ebu Kesir Zübaydi Züheyr ibn el-Akmar'dan ve Abdullah ibn Amr'dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: الْهِجْرَةُ هِجْرَتَانِ: هِجْرَةُ الْبَادِي، وَهِجْرَةُ الْحَاضِرِ، فَأَمَّا هِجْرَةُ الْبَادِي فَعَلَيْهِ أَنْ يُجِيبَ إِذَا دُعِيَ وَأَنْ يُطِيعَ إِذَا أُمِرَ، وَأَمَّا هِجْرَةُ الْحَاضِرِ فَهِيَ أَشَدُّهُمَا بَلِيَّةً، وَأَعْظَمُهُمَا أَجْراً “Hicret ikidir. Biri göçebe olanın diğeri yerleşik olanın hicretidir. Göçebe olanın hicretine gelince; çağrıldığında icabet eder ve emrolunduğunda itaat eder. Yerleşik olanın hicretine gelince; (hicret o kimse için) belaların en büyüğü olduğu gibi ecirlerin de en büyüğüdür.

-Bana Saîd bin Ufeyr rivayet edip dedi ki: Bana Süleyman bin Bilal, Abdurrahman bin Harmale'den rivayet edip dedi ki: Abdullah bin Niyâr el-Eslemî'yi şöyle derken işittim: Urve bin Zübeyr'in, Aişe'den, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet ettiğini işittim: - (Aişe) O’nun yanında Arabilerden/bedevilerden bahsedince- Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: يَا عَائِشَةُ لَيْسُوا بِأَعْرَابٍ، هُمْ أَهْلُ بَادِيَتِنَا، وَنَحْنُ أَهْلُ حَاضِرَتِهِمْ، فَإِذَا دُعُوا أَجَابُوا، فَلَيْسُوا بِأَعْرَابٍ "Ey Âişe! Onlar bedeviler değillerdir. Onlar bizim çöl halkımız, biz de onların yerleşik halkıyız. Çağrıldıklarında icabet ederler. Bu yüzden onlar bedeviler değillerdir." Ebu Ubeyd şöyle dedi: Kanaatimce Sallallahu Aleyhi ve Sellem, yerlerinde kalmış olsalar da imandan dolayı onlara hicret adını vermiştir; ancak sana da söylediğim gibi yerleşik olan halkın kendilerine has faziletleri vardır; bu da sana açıkça göstermektedir ki; buna ihtiyaç duyduklarında onların da Müslümanlarla birlikte bir hakları vardır; bu hakkın az veya çok olması ise, sadece İmamın uygun gördüğü ölçüye bağlıdır…] Bitti.

3- Medine'nin çevresinde olmayan Arap Yarımadası’ndaki diğer çöl bölgeleri ise İslam’ın otoritesi altında değildi ve İslam’ın yönetimi tüm Arap Yarımadası’na yayılıp orada istikrar buluncaya, böylece tamamı dâru'l İslam oluncaya kadar da henüz daru'l hicret ve dâru'l İslam kapsamına alınmamıştı... İslam’ın otoritesi altında olmayan o çöllerdeki bu tür kabilelere, Anayasa Mukaddimesi kitabının birinci bölümünde, anayasa tasarısının 5. ve 6. maddelerinin şerhinde zikredilen Süleyman bin Bureyde’nin hadisi intibak etmektedir:

[Bu iki madde ister Müslüman isterse zimmet ehlinden olsun İslam tabiiyetine sahip olan kimselerin hükümlerini beyan etmek için konulmuştur. Müslümanlara gelince; Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], devlet dışında yaşayan ve tebaasından olmayan Müslümanları, devletin tebaasının sahip olduğu haklardan mahrum etmiştir. Zira Süleyman İbn-u Burayde’nin babasından şöyle dediği rivayet edilmişir: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا أَمَّرَ أَمِيرًا عَلَى جَيْشٍ أَوْ سَرِيَّةٍ أَوْصَاهُ فِي خَاصَّتِهِ بِتَقْوَى اللَّهِ وَمَنْ مَعَهُ مِنْ الْمُسْلِمِينَ خَيْرًا، ثُمَّ قَال:َ اغْزُوا بِاسْمِ اللَّهِ فِي سَبِيلِ اللَّه،ِ قَاتِلُوا مَنْ كَفَرَ بِاللَّه،ِ اغْزُوا وَلا تَغُلُّوا وَلا تَغْدِرُوا وَلا تَمْثُلُوا وَلا تَقْتُلُوا وَلِيدًا، وَإِذَا لَقِيتَ عَدُوَّكَ مِنْ الْمُشْرِكِينَ فَادْعُهُمْ لَى ثَلاثِ خِصَالٍ أَوْ خِلال،ٍ فَأَيَّتُهُنَّ مَا أَجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُم،ْ ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى الإِسْلاَم،ِ فَإِنْ أَجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُم،ْ ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إِلَى دَارِ الْمُهَاجِرِين،َ وَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِين،َ فَإِنْ أَبَوْا أَنْ يَتَحَوَّلُوا مِنْهَا فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ يَكُونُونَ كَأَعْرَابِ الْمُسْلِمِينَ يَجْرِي عَلَيْهِمْ حُكْ اللَّهِ الَّذِي يَجْرِي عَلَى الْمُؤْمِنِين،َ وَلا يَكُونُ لَهُمْ فِي الْغَنِيمَةِ وَالْفَيْءِ شَيْءٌ إِلاَّ أَنْ يُجَاهِدُوا مَعَ الْمُسْلِمِين “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem] bir orduya yahut bir seriyyeye emir tayin ettiği zaman, hassaten ona Allah’a karşı takvalı olmasını ve beraberindeki Müslümanlara da hayır tavsiye eder, sonra şöyle derdi: “Allah’ın adıyla, Allah Yolunda gazveye çıkın. Allah’ı inkar edenler ile savaşın! Gazveye çıkın, ama haddi aşmayın, gadr (haksızlık) etmeyin, müsle (hakaret için cesetler üzerinde tahribat) yapmayın, çocukları öldürmeyin! Müşrik düşmanlarınla karşılaştığın zaman, onları üç haslete yahut sıfata davet et. Eğer sana icabet ederlerse, onlardan kabul et ve artık onlara dokunma! Önce İslam’a davet et, eğer sana icabet ederlerse, onlardan kabul et ve artık onlara dokunma! Sonra kendi darlarından (beldelerinden) dâr-ul muhaciruna (dâr-ul İslam’a) ayrılmaya (hicrete) davet et ve onlara haber ver ki bunu yapmaları halinde Muhacirlerin lehine olan onların da lehine olur, Muhacirlerin aleyhine olan onların da aleyhine olur. Eğer ondan (beldelerinden) ayrılmayı reddederlerse, onlara haber ver ki Müslüman Arabiler (bedevîler) gibi olurlar; müminler üzerine icra edilen Allah’ın hükmü onların da üzerine icra edilir, ama onların ganimette [savaş yoluyla düşmandan alınan mal] ve feyde [savaş olmadan düşmandan alınan mal] hiçbir hakkı olmaz, Müslümanlar ile birlikte cihat etmeleri müstesna.” [Müslim rivayet etti] Bu hadis, Dâr-ul İslam’a hicret etmeyen ve devlet tabiiyetine sahip olmayan kimsenin Müslüman olsa dahi tebaalık haklarına sahip olmayacağı hususunda sarihtir. Çünkü Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], Müslümanların lehine ve aleyhine olanların kendilerine de olması için onları İslam’ın sultası altına girmeye davet etmiştir. Zira şöyle buyurmuştur: ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إِلَى دَارِ الْمُهَاجِرِينَ، وَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِينَ “Sonra kendi dârlarından (beldelerinden) dâr-ul muhaciruna (Dâr-ul İslam’a) ayrılmaya (hicrete) davet et ve onlara haber ver ki bunu yapmaları halinde Muhacirlerin lehine olan onların da lehine olur, Muhacirlerin aleyhine olan onların da aleyhine olur.” Dolayısıyla bu, bizim lehimize ve aleyhimize olanların onlara da olması, yani hükümlerin onları da kapsaması için hicret etmeyi şart koşan bir nasstır. Hadisin mefhumu, hicret etmedikleri takdirde Muhacirler, yani dârul İslam’da olan kimseler için olanlar onlar için olmayacak demektir. Dolayısıyla bu hadis, dâr-ul muhaciruna hicret edenler ile etmeyenler arasındaki hükümlerin farklılığını beyan etmiştir. Dâr-ul muhacirun ise dâr-ul İslam olup onun dışındakiler dâr-ul küfürdür.]

Dolayısıyla hicret talebi, dâru’l İslam'da değil, aksine dâru’l küfürde bulunan kabilelere veya odaklara yönelikti; zira bunlar Müslüman olduklarında, kanları İslam sayesinde korunmuş oluyordu ancak doğrudan İslam'ın otoritesine tâbi olmuş ve doğrudan dâru'l İslam'a katılmış olmuyorlardı; çünkü onlar, İslam'ın otoritesine tâbi olmayan dâru’l küfürde bulunuyorlardı; bu yüzden onlardan, İslam'ın otoritesine tâbi olmaları için hicret etmeleri talep edilmiştir... Aynı şekilde bunu, Anayasa Mukaddimesi kitabının ikinci bölümünde açıkladığımız gibi, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den, dâru'l küfre yönelik gazveleri hakkında rivayet edilenler açıklanmaktadır:

[… İkinci Hususa Gelince: Bunun delili, Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in vasiyeti hakkında Süleyman İbn-u Bureyda'nın babasından rivayet ettiği hadiste Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in orduya emir tayin ettiği kimselere şöyle dediği varit olmuştur: ... ادْعُهُمْ إِلَى الإِسْلامِ، فَإِنْ أَجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُمْ، ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إِلَى دَارِ الْمُهَاجِرِينَ، وَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِينَ، فَإِنْ أَبَوْا أَنْ يَتَحَوَّلُوا مِنْهَا فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ يَكُونُونَ كَأَعْرَابِ الْمُسْلِمِينَ يَجْرِي عَلَيْهِمْ حُكْمُ اللَّهِ الَّذِي يَجْرِي عَلَى الْمُؤْمِنِينَ، وَلا يَكُونُ لَهُمْ فِي الْغَنِيمَةِ وَالْفَيْءِ شَيْءٌ إِلا أَنْ يُجَاهِدُوا مَعَ الْمُسْلِمِين “… Önce İslam’a davet et, eğer sana icabet ederlerse onlardan kabul et ve artık onlara dokunma! Sonra kendi darlarından (beldelerinden) dâr-ul muhaciruna (dârul İslam’a) ayrılmaya (hicrete) davet et ve onlara haber ver ki bunu yapmaları halinde Muhacirlerin lehine olan onların da lehine olur, Muhacirlerin aleyhine olan onların da aleyhine olur. Eğer ondan (beldelerinden) ayrılmayı reddederlerse, onlara haber ver ki Müslüman Arabiler (bedeviler) gibi olurlar; müminler üzerine icra edilen Allah’ın hükmü onların da üzerine icra edilir, ama onların ganimette [savaş yoluyla düşmandan alınan mal] ve feyde [savaş olmadan düşmandan alınan mal] hiçbir hakkı olmaz, Müslümanlar ile birlikte cihat etmeleri müstesna. ” [Muslim rivayet etti] Bu hadisle istidlal yönü şudur ki rasulün: ثُـمَّ ادْعُهُمْ إِلَى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إِلَـى دَارِ الْمُهَـاجِرِينَ، وَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِينَ “Sonra kendi darlarından (beldelerinden) dâr-ul muhaciruna (dâr-ul İslam’a) ayrılmaya (hicrete) davet et ve onlara haber ver ki bunu yapmaları halinde Muhacirlerin lehine olan onların da lehine olur” kavli, bizim lehimize ve aleyhimize olanların onların da lehine ve aleyhine olması, yani devletin hükümleri onlara tatbik etmesinin kendilerini de kapsaması için ayrılma şartını koşan bir nasstır. Eğer ayrılmazlarsa bizim lehimize ve aleyhimize olanlar onların da lehine ve aleyhine olmayacaktır. Dolayısıyla onlara hükümler tatbik edilmeyecektir. Ayrıca resul, Muhacirlerin dârına ayrılmayı fey ve ganimetten hak elde etmelerinin bir şartı olarak görmüştür. Diğer mallar da buna kıyas edilir. Dolayısıyla malın hükmü bakımından Muhacirlerin dârına ayrılmayan bir kimse maldan mahrum olması bakımından diğer Müslümanlar gibi olurlar. Bu da mali hükümlerin ona tatbik edilmemesi demektir. Çünkü o, Muhacirlerin dârına ayrılmamıştır. Muhacirlerin dârı ise dâr-ul İslam'dır ve onun dışında kalan yerler dâr-ı küfürdür. Bunun içindir ki resul, dâr-ı küfür olması itibarıyla Muhacirlerin dârı dışındaki tüm beldelere savaş açardı. Ancak sakinleri Müslüman ise onlarla savaşmaz onları öldürmez bilakis onları, dâr-ul İslâm'a gitmeye davet ederdi. Gayrimüslimse bu hadisin de delalet ettiği üzere onlarla savaşırdı. Aynı şekilde Enes'ten rivayet edilen şu hadis de buna delalet etmektedir: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِذَا غَزَا قَوْماً لَمْ يُغِرْ حَتَّى يُصْبِحَ، فَإِنْ سَمِعَ أَذَاناً أَمْسَكَ، وَإِنْ لَـمْ يَسْمَعْ أَذَاناً أَغَارَ بَعْدَمَا يُصْبِحُ “Rasulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], bir kavme saldıracağı zaman sabah oluncaya kadar saldırmazdı. Eğer ezan sesi işitirse (saldırmaktan) vazgeçerdi. Ezan sesi işitmezse sabah olur olmaz saldırırdı.” [el-Buhari tahric etti] Dolayısıyla Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], Muhacirlerin dârı, yani dâr-ul İslam dışındaki yerlerin sakinleri Müslüman olsa dahi dâr-ul harp, yani dâr-ul küfür olarak değerlendirirdi. Dolayısıyla buraların hükmü, mali hükümler de dahil hükümlerin tatbiki bakımından dâr-ul küfür hükmü gibidir. Dâr-ul küfürdeki Müslümanlarla savaşılmaması, öldürülmemeleri, mallarının alınmaması ve gayrimüslimlerle savaşılması, öldürülmeleri ve mallarının alınması dışında Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında fark gözetilmez. Bunların dışında haklarındaki hüküm aynıdır. Dâr-ul küfür ile dâr-ul İslam'ın hükmü işte budur. Dolayısıyla her kim dâr-ul küfür veya dâr-ul harpta ikamet ederse Müslüman ya da gayrimüslim olsun küfür tabiiyetini taşır ve Müslümanın kanı ile malının korunması dışında ona dâr-ul küfür hükümleri tatbik edilir.] Bitti.

Bu da o dönemde dâru’l küfürde Müslüman olmuş kabilelerin olduğunu, ancak onların doğrudan İslam’ın otoritesi altında olmadıklarını ve dâru’l İslam’a tâbi olmadıklarını göstermektedir; bu yüzden Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu tür Müslüman kabilelerin yaşadığı dâru'l küfre sefer düzenlediğinde, saldırmak istediği kabilenin Müslüman olup olmadığını kesin olarak öğrenmeden saldırmazdı; eğer Müslüman olmuşsa, oraya saldırmazdı. Bu da gazvenin, İslam’ın otoritesi altında olmayan ve dâru'l İslam kapsamında olmayan dâru’l küfürdeki kabilelere yönelik olduğu anlamına gelmektedir; çünkü dâru'l İslam'a savaş açılmaz ve oraya saldırılmaz... Dolayısıyla bu tür kabilelerden, Müslüman olduklarında dâru'l İslam hicret etmeleri ve dâru'l küfürde kalmamaları talep edilmiştir...

4- İslam’ın otoritesi genişleyip tüm Arap Yarımadası’nı kapsamasıyla birlikte, bu kabilelerin dâru'l İslam'a hicret etmesi konusu artık bir anlam ifade etmiyordu; zira onlar, kendi dârlarından hicret etmeden, doğal olarak İslam’ın otoritesi altına girmiş ve dâru'l İslam'ın tebaasından olmuşlardır...

Umarım bu cevap yeterli olmuştur; en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

 

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 09 Muharrem 1448

M. 24/06/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122141850681129051
https://archive.hizb-uttahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4640/

Devamını oku...

Ayrılığın Üzerinden On Beş Yıl Geçmesinin Ardından Güney Sudan Ne Bir Yol Kat Edebildi Ne de Varlığını Koruyabildi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ayrılığın Üzerinden On Beş Yıl Geçmesinin Ardından Güney Sudan

Ne Bir Yol Kat Edebildi Ne de Varlığını Koruyabildi!

El Cezire'nin Juba’daki muhabiri şu başlık altında bir haber yayınladı: “Devletin ilan edilmesinden on beş yıl sonra… Güney Sudan bugün nerede duruyor?” (9/07/2026). Haberde şöyle geçti: “9 Temmuz 2011'de, Güney Sudan bayrağı ilk kez Juba semalarında dalgalandı ve ana vatan Sudan'a karşı güneyli isyancı hareketlerin önderlik ettiği on yıllar süren savaşın ardından dünyanın “en yeni devletinin" doğuşu ilan edildi... Peki Güney Sudan siyasi kazanımını, vatandaşlarının beklentilerini karşılayan bir devlet projesine dönüştürmeyi başarabildi mi? Yoksa iç savaşlar, ekonomik krizler ve kurumsal yapıların tökezlemesi, devletin ilan edilmesiyle birlikte verilen vaatlerin gerçekleştirilmesini engelledi mi?”

El-Burhan, “bağımsızlık” olarak adlandırılan felaket niteliğindeki Güney’in ayrılışı vesilesiyle tebriklerini sunmuştu; zira Güney Sudan Devlet Başkanı Salva Kiir Mayardit’e, Güney’in ayrılışının yıldönümü münasebetiyle bir tebrik telgrafı göndererek, Güney Sudan halkına daha fazla ilerleme ve refah dileklerini iletmişti.

Gözden kaçırılmaması gereken apaçık gerçekler vardır ki bunlar şunlardır:

Birincisi: Güney Sudan’ın ayrılması, güney halkının sorunlarına bir çözüm olmadığı gibi onlara yapılan mezalimleri de ortadan kaldırmamıştır; aksine bu, Sudan’ı zayıf, bitkin ve açgözlü kapitalizm kurtlarının yediği zayıf devletçiklere parçalama planı kapsamında tamamen bir Amerikan komplosuydu.

İkincisi: Güney, Hristiyan karaktere sahip bir devlet olmak üzere ayrılmış olup, bunu da “kimlik çatışması” olarak adlandırmışlardır; ancak Güney, doğası gereği kendilerini İslam'a ulaştıracak olan İsa Aleyhisselam'ın öğretilerine göre olan bir Hristiyanlık anlayışına sahip değildir. Dolayısıyla onlar, bizzat Mesih’in müjdelediği İslam’a dönmediler; aksine Okyanus İttifakı ve Halk Hareketi ile yaptıkları anlaşmalar yoluyla siyasi ve ekonomik hayatı kontrol eden bir Yahudi devletçiği ortaya çıkmıştır; zira Yahudi varlığı, ayrılmanın ilan edilmesinden sadece bir gün sonra, yani 10 Temmuz 2011’de Güney Sudan Devleti’ni tanımış; 28 Temmuz’da ise Güney ile diplomatik ilişkilerin kurulmasıyla ilgili memnuniyetini açıklamış ve böylece onun büyükelçiliği bir komplo ve casusluk yuvası haline gelmişti; Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti'nin 2 Mayıs 2010 tarihinde yayınladığı ve ayrılması öncesinde (Güney Sudan’da Yeni Bir Yahudi Varlığı Kurulmasını Engelleyiniz) başlıklı bir kitapçıkta yer alan ümmete bir nidâ da uyardığı şey işte budur.

Üçüncüsü: 2013 yılının sonlarında bir iç savaş patlak vermiş ve yeni doğan devleti, yeni bir çatışma ve göç sarmalına sürüklemişti; bu savaş, İngiltere'nin ajanı Riek Machar'a talimatı doğrultusunda İngiliz bir grup tarafından alevlendirilmişti; bu da Güney hükümeti için sorunlar oluşturmak, yolsuzluk, ardından da savaş dosyasını gündeme getirmek için yapılmıştı ki böylece Amerika Güney’in ayrılmasının huzurunu yaşayamasın; bunun üzerine Halk Hareketi’nin iki lideri Salva Kiir ve Riek Machar arasında şiddetli bir kabile savaşı patlak vermişti; zira bu ikisinden her biri farklı bir dış odağa tabiydi; yani Salva Kiir Amerikan çıkarlarına hizmet ederken, Riek Machar ise İngilizlere tabi olup her ikisi de birbirine düşman olan Dinka ve Nuer kabilelerine mensuptu.

Dördüncüsü: Nitekim ekonomik durumlar kötüleşmiş ve yoksulluk oranları yükselmişti. Zira aynı muhabirin raporuna göre, Dünya Bankası’nın Mart 2026 tarihli tahminlerine göre, nüfusun yaklaşık %87’si aşırı yoksulluk içinde yaşarlarken, Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması verilerine göre ise 7,8 milyon kişi yüksek düzeyde gıda güvensizliği ile karşı karşıya olup bunların arasından yaklaşık 73 bin kişi “felaket” aşamasında bulunmaktadır. Ayrıca 2,2 milyondan fazla çocuk şiddetli yetersiz beslenme nedeniyle tedaviye ihtiyaç duyduğu bir zamanda, yaklaşık 10 milyon kişi de insani yardımlara muhtaç durumdadırlar.

Güney Sudan Katolik Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Angelo Martin, El Cezire Net'e verdiği röportajda şöyle diyor: “Bağımsızlık, vatandaşların umduğu şekilde hayatlarına yansımamıştır; çünkü petrol gelirlerinden milyarlarca Doların, çatışmalar ve kötü yönetim nedeniyle tükenmesinin ardından refah vaatleri, yaşam standartlarında keskin bir gerilemeye dönüşmüştür.”

Sonuç olarak bu ayrılık, geri kalan bölgeler için, ümmetin safını birleştirme çabasında olacak Hilafet için bir kambur olsun diye yeni devletçikler kurma talebinde bulunmaları amacıyla geniş bir kapı açmıştır. Dolayısıyla bu ayrılık, şu atasözünde geçtiği gibidir; “Ne bir yol kat edebildi ne de varlığını koruyabildi!”

Güney halkı için onurlu bir yaşam sağlayacak olan şey, Müslüman olsun gayrimüslim olsun tüm insanların işlerini, âlemlerin Rabbinin hükümlerine göre gözetme gücüne sahip olan bir sistemdir; bu ise, Güney’i yeniden ana devletin bünyesine ilhak edecek, dahası Güney’in yöneticilerinin ayrılıkçılarla komplo kurarak Darfur ve diğer bölgelerde Sudan’ın ikinci kez bölünmesi planını hayata geçirmelerini engelleyecek olan azim İslam ideolojisidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yakup İbrahim – Sudan

Devamını oku...

Amerika, Suriye'deki İstikrardan Ne Bekliyor?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Amerika, Suriye'deki İstikrardan Ne Bekliyor?

Haber:

Reuters, 14/7/2026 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkiliye atıfta bulunarak şunları aktardı: Washington’un Suriye ile Irak arasındaki petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesini desteklediğini belirterek, bu projenin bölgesel ekonomik güvenliği güçlendirdiğini ve Suriye ile bölgenin istikrarına katkıda bulunduğunu açıkladı.

Yorum:

Suriye’deki istikrara önem verdiğini iddia eden ABD’nin açıklamaları tekrar etmektedir; zira ABD Başkanı’nın Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, bunu bir öncelik olarak nitelendirmiştir. Nitekim 8/7/2026 tarihinde Trump, Suriye’yi terör destekçisi ülkeler listesinden çıkarma niyetini açıklamış; bu da Suriye’deki mevcut geçiş dönemi yönetimi tarafından büyük bir başarı ve muazzam bir siyasi zafer olarak değerlendirilmiştir

Ancak bizler, Amerika’nın Suriye ve başka yerlerdeki istikrarı önemsemediğini; aksine özellikle bölgeyle ilgili olan kendi çıkarlarını ve planlarını önemsediğini biliyoruz ki bu çıkarların başında şunlar gelmektedir:

1- Petrol ve enerji kaynaklarını kontrol altına almak ve bunların tedarikine yönelik yeni güvenli yollar aramak; zira bu, enerjiye ihtiyaç duyan dünya ülkeleri üzerindeki tahakkümünü sağlayacak ve bu da üstünlüğünün ve benzersizliğinin devamlılığını garanti altına almasına neden olacaktır.

Suriye, Amerikan petrol şirketlerinin kontrolündeki enerji kaynaklarına sahip olmasının yanı sıra Körfez ülkeleri ve Irak’tan gelen enerji tedarikinin en önemli koridorlarından biri olarak kabul edilmektedir; ayrıca Irak’tan Suriye’nin Banyas kentine uzanan ve 1952 yılında tamamlanarak hizmete giren, ancak 1982 yılında Suriye ve Irak rejimleri arasındaki anlaşmazlık nedeniyle kapatılan petrol boru hattı, yeniden faaliyete geçirilebilecek en önemli ikmal hatlarından biri olarak kabul edilmekte olup bu, tek hat da olmayacaktır.

Nitekim Tom Barrack, 17 Nisan 2026 tarihinde Antalya Diplomasi Forumu’nda yaptığı dikkat çekici bir açıklamada, ABD’nin Suriye’de sağlamaya çalıştığı istikrarın bazı nedenlerini ortaya koyan önemli bir açıklama yaparak şöyle demişti: “Bölgenin geleceği, yeni enerji ve veri koridorlarına bağlıdır.” Ve şöyle eklemişti: “Türkiye ve Suriye, gelecekte enerji ve veri koridorlarının anahtarı olacaktır.” Ve şöyle eklemişti: “Türkiye ve Suriye üzerinden yeni enerji ve iletişim koridorlarının oluşturulması, giderek artan bir stratejik önem kazanmaktadır.” (Anadolu Ajansı)

2- ABD, Şam’daki mevcut yönetimin geçiş döneminin istikrarlı olmasını istiyor ki böylece bu yönetimden talep edilen dahili ve harici görevleri yerine getirebilsin; özellikle de bu yönetim, devrimci destekçilerine ve doğal dayanağına sırtını dönerek ABD’ye mutlak bağlılık yolunu seçip onun planlarını ve emirlerini uygulamaya koyduktan sonra. Bu taleplerin başında ise şunlar gelmektedir; dahili olarak: Ulusal devleti pekiştirmek ve Şam Devrimi sırasında hakim olan İslamcı eğilimi çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırmak. Harici olarak: Terörle mücadele için uluslararası koalisyona katılmak, aynı şekilde Yahudi varlığıyla güvenlik anlaşmaları imzalamak ve güney bölgesini, özellikle ağır silahlardan arındırarak Yahudilerin tekrarlanan saldırılarına karşılık verilmemesini sağlamak; hatta Abidin kasabası ve benzeri yerlerde olduğu gibi samimi halkımızın gösterdiği halkçı tepkileri bile kuşatmak.

Amerika’nın talepleri bununla da sınırlı kalmayacak, aksine daha da tehlikeli bir noktaya, yani toprak ve kutsal yerlerden feragat edildiği barış anlaşmalarını imzalamaya hazır olmaya kadar uzanacaktır. Ayrıca mutlak bağımlılık yolunun seçilmesi, hem geçiş yönetiminin ABD’nin baskısına hazır olma, hem de İslam’ı diğer dinlerle eşit gören, dahası kültürel açıdan evlatlarının nefislerindeki İslam’ın mefhumlarını yok eden ölümcül bir mikrop niteliğindeki İbrahim Anlaşması’nı imzalamaya hazır olma endişesini artırmaktadır.

Bu taleplerin sonuncusu, Trump'ın, Suriye'nin, İran'ın Lübnan'daki partisiyle Yahudi varlığından daha etkili bir şekilde mücadele edebilecek durumda olduğu şeklinde defalarca dile getirdiği açıklamaları olmayacaktır. Ankara’da bu konu hakkında sorulduğunda, “Yardımcı olabilirler, göreceğiz” sözleriyle belirtmiştir; nitekim bundan önce de Yahudi varlığına, İran’ın partisiyle başa çıkma görevini Suriye’ye bırakmasını önermişti; zira kendi ifadesiyle, Suriye hükümeti “Lübnan’a askeri müdahale etme niyetinin olmadığını” belirtmiş olmasına rağmen, “onların bu işi daha iyi halledeceklerini” düşünüyor.

Yukarıda anlatılanlar bizi, Amerika'nın ve onun bize vaat ettiği istikrarın büyük bir tuzak olduğuna kesin karar vermemizi sağlamaktadır; bu istikrar söyleminin hedefi, Amerika'nın kendi çıkarlarını gerçekleştirmesi, imkânlarımız ve kararlarımız üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmesidir; buna inanmak ve boyun eğmek ise bizi son derece tehlikeli bir yola ve derin bir uçuruma sürükleyecektir; bundan kurtuluşumuz ancak Amerika ve komplo kuran bütün devletlerle olan bağları koparmak, yalnızca Allah'ın ipine sımsıkı sarılmak; O'nun şeriatına uymak ve Allah Azze ve Celle'yi razı edecek, bizi O'nun yardımına mazhar kılacak ve böylece dünyada izzetimizi, ahirette ise kurtuluşumuzu gerçekleştirecek Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin gölgesinde Allah'ın indirdikleriyle olan yönetimi ikame etmekle mümkündür.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ali Mustafa El-Bekri - Suriye

Devamını oku...

Bongo Flava'nın 30. Yılı: Eğlence mi, Gençliğin Yozlaşması mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Bongo Flava'nın 30. Yılı: Eğlence mi, Gençliğin Yozlaşması mı?

Haber:

10 Temmuz 2026'da Darüsselam'da, Amerikan hip-hop müziği ile geleneksel Tanzanya müzik türleri ve Svahili dilinde hikâye anlatıcılığı sanatının arasını harmanlayan bu müzik türünün ortaya çıkışının otuzuncu yılını kutlamak üzere “Bongo Flava'nın 30. Yıldönümü” kutlamaları başladı. Yıldönümü kutlamaları, bu müzik türünün şekillenmesine katkıda bulunan sanatçıları ve kişileri onurlandırmayı hedeflemektedir.

Yorum:

Bongo Flava müzik türü, Batı’nın kültürel istilası sonucunda ortaya çıkmış ve Amerikan hip-hop müziğini taklit etmiştir. Kâfir Batılı kapitalistler, siyaset ve ekonomide sömürgecilik ve yeni sömürgecilik yoluyla sömürmekle yetinmediler; aynı zamanda kültürel istilayı, sömürge altındaki gençlerin ve toplumun beyinlerini yıkamak için bir araç olarak kullandılar; zira onları, Bongo Flava müziği de dahil olmak üzere çeşitli eğlence araçları aracılığıyla sahte hırslar ve bitmek bilmeyen vehimlerle meşgul ettiler.

Ayrıca Tanzanya’da Bongo Flava, Amerikan hip-hop müziğinin Svahili versiyonu olarak ortaya çıktığı gibi, hip-hop da Amerikan gençlerini yozlaştırmıştır.

Bu müzik, üç on yıl boyunca Batı değerlerinin propagandasını yapmak ve zina, alkol bağımlılığı ve eşcinsellik kültürü gibi ahlaki yozlaşmayı yaygınlaştırmak için kullanılmış; bu da toplumsal değerlerin vahşi bir şekilde parçalanmasına yol açmıştır. Sonuç olarak tamamı olmasa da Bongo Flava sanatçılarının çoğu, müziklerinde toplumsal felaketlerin propagandasını yapmış ve çoğu zaman da uyuşturucu kullanımı ve cinsel sapkınlık gibi davranışlara bulaşmışlardır.

Her şeyden önce Bongo Flava müziği sadece toplumu yıkmak için bir araç değildir; aksine kültürel köleleştirme yoluyla gençleri, yalanlarla ve sahte daha iyi bir yaşam vaadiyle doldurmuştur.

Sonuç olarak birçok genç sömürgeci kültürel kazanımlar elde etmek için büyük çaba ve zaman harcarken, küresel müzik endüstrisinin zinciri, az sayıdaki zengin kapitalistlerin kontrolü altındadır. Aslında Bongo Flava müziğinde başarılı görünen pek çok kişi, müzik sanatçısı olma kılıfı altında eşcinsellik ve uyuşturucu ticareti gibi ahlaksızlıkları teşvik etmek gibi başka roller de üstlenmektedir.

Nitekim İslam, zina, alkol bağımlılığı, eşcinsellik ve benzeri davranışları haram kılmıştır. Bu yüzden Raşidi Hilafetin gölgesinde toplumu ve onun servetini korumak amacıyla her türlü rezillik yasaklanacak ve bunları uygulayan ya da propagandasını yapan herkes ağır bir şekilde cezalandırılacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Bitumva - Tanzanya

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER