Perşembe, 02 Ramazan 1447 | 2026/02/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Trump'ın Eski İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Modelini Yeniden Canlandırması Avrupa'da Endişelere Yol Açıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump'ın Eski İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Modelini Yeniden Canlandırması Avrupa'da Endişelere Yol Açıyor

Haber:
Guardian gazetesinin haberine göre, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas, 13 Şubat 2026'da Münih Güvenlik Konferansı'nda Trump'ın Gazze için kurduğu "Barış Kurulunun" Birleşmiş Milletler'in temellerinden saptığı konusunda uyarıda bulunarak şunları söyledi: “Güvenlik Konseyi tarafından yayımlanmış bir karar var ama Barış Kurulu bunu yansıtmıyor.” Ayrıca İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares de Trump'ı BM'nin asıl yetkisini hiçe saymaya çalışmakla suçladı ve "Filistin otoritesinin başlıca finansörlerinden biri olan" Avrupa'nın "süreçten dışlandığını" söyledi.

Yorum:
Avrupalılar ve Trump yönetiminin üzerinde ihtilaf ettiği Gazze için kurulan sözde "Barış Kurulu", Amerikan hegemonyasının yeni bir aracına işaret etmekte olup kötü şöhretli İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nde utanç verici bir tarihi karşılığı bulunmaktadır.Şirket servetini artırıp ticaretinin tekelleşmesiyle birlikte, kendi ordusu olan yarı bağımsız bir devlet haline gelmiş ve Hindistan ve Çin'de milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur; bu ise kapitalizmin dünyaya en açık ve en bariz suretiyle yayılması mesabesindedir. Nitekim bu şirketin başarısı, çay ticaretindeki tekelleşmesi aracılığıyla Amerikan sömürgelerini kurutmaya çalışması yoluyla nihayetinde çöküşüne yol açmıştır; bu da Amerikan bağımsızlık savaşına ve Amerika'nın süper bir güç olarak yükselişine ve İngiltere'nin de nüfusunun gerilemesine yol açmıştır.O zamandan beri kapitalistler geri çekilmek zorunda kalmışlar ve nüfuzlarını dolaylı olarak politikacılar aracılığıyla uygulamışlar ve bunu da rüşvet, siyasi baskı ve seçim kampanyası finansmanı yoluyla yapmışlardır.

20. yüzyıla, kurallara dayalı uluslararası bir sistem fikri egemen olmuş ama bu sistemde kurallar, uygulayıcı tarafa uygun olduğunda uygulanmış ve uygun olmadığında ise reddedilmiş olup bu taraf ise Amerika'dır.Trump dönemi, daha önce hegemonya planlarına hizmet eden uluslararası standartları ve kurumları tamamen hiçe sayarak, tek taraflı gücün mutlak bir şekilde kullanımına doğru bir kaymaya tanık olmuştur. Ancak Trump'ın despotluğu Amerika'yı izole etme tehdidi oluşturmakta olup eski Avrupalı ​​müttefiklerinin daha az işbirliği yapması durumunda Amerika çok daha zayıf olacaktır. Ayrıca Münih zirvesinde ABD Dışişleri Bakanı Rubio, yeni bir konuşmayla Avrupalıları büyük ölçüde rahatlatmıştır: “Biz Amerikalılar için evimiz Batı Yarım Küre'de olabilir ancak her zaman Avrupa'nın bir çocuğu olacağız.”

Çin'in artan etkisi ve yeni ittifakların oluşmasıyla birlikte, küresel arena daha rekabetçi bir hale gelmiş ve Amerika, kendisine çok verimli bir şekilde hizmet etmiş eski kurumların gidişatını her zaman engelleyemeyeceğini, geciktiremeyeceğini veya saptıramayacağını fark etmiştir.Bu nedenle şu anda ihtiyaçlarını daha iyi bir şekilde karşılayacak yeni modeller denemeyi ve yeni araçlar geliştirmeyi arzulamaktadır.Kallas'ın itirazı özellikle bu değişiklik üzerine odaklanmaktadır:BM'nin çalışmasının çerçevesi Gazze'ye özgü olup süresi sınırlı ve (en azından resmi olarak) Filistinlilerin katılımına dayanıyordu; ancak Barış Kurulunun gelişen yapısı tüm bu temellerden sapmakta ve Avrupa, yüzyıllar süren kanlı savaşların ardından Avrupa'da istikrarı sağlayan önceki dünya düzeninin çökmesinden korktuğu için endişelenmektedir.Albares'in Filistin hükümetinin başlıca finansörü olan Avrupa'nın dışlanmasına ilişkin şikayeti, çok önemli bir ayrıntıyı beraberinde getirmektedir: Yani yeniden yapılanmanın bir baskı aracı olarak yeniden düzenlenmesi ve bu gücün herhangi bir kısıtlama olmaksızın Amerikan yönetimi etrafında odaklanmasıdır.Böylece Amerika Barış Kurulunu kontrol edecek, hangi ülkelerin kurula katılmaya ehil olduğuna karar verecek ve bu ayrıcalığa mukabil onlara bir milyar Dolarlık bir ücret uygulayacaktır.

Burada Doğu Hindistan Şirketi'nin tarihi, mevcut duruma ışık tutmaktadır. Zira şirket, resmi bir yetki ve ticari ayrıcalıklarla faaliyete başlamıştı ancak zorlamayı büyük gelirlere dönüştürmeyi başardığında ise siyasi dönüşümü hız kazanmıştır. Daha sonraki İngiliz devlet denetimi, devlet ve şirket arasındaki bu çakışmayı ortadan kaldırmak bir yana, daha da artırmıştır. Zira denetleme kurulunun oluşturulması, şirketin mekanizmalarının kendi işlerini yönettiği ve parlamentonun ise jeopolitik yönlendirmeyi üstlendiği bir sistemin pekişmesine yol açmıştır. Emperyal yenilik işte budur: Yani kendisini idari bir zorunluluk olarak sunan, ticareti, finans sistemini ve "güvenliği" düzenleyen, ancak sömürgeci çıkarlar, kayırmacılık ve sömürüyle yapısal uyumluluğu koruyan bir yönetimdir.

Gazze'deki “Barış Kurulu” çatışması da bu kalıba uymaktadır; çünkü o, esas olarak güvenlik, fon akışı ve geçiş sürecinin tanınması gibi üç konuyu kimin kontrol edeceği etrafında dönmektedir.Özel sektörün bu güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesindeki rolü ikincil değil, aksine temel şartlardan biridir. Zira modern ABD dış politikası, savaşı, işgali ve istikrarı defalarca sözleşmeye dayalı sistemlere dönüştürmüştür. Nitekim 2011 yılında Irak'ta, Savunma Bakanlığı ile sözleşmeli olarak çalışanların sayısı askeri personel sayısını aşmıştı.Ayrıca Irak ve Afganistan'da sözleşmeli olarak çalışanların sayısı yüz binlere ulaşmış olup çoğu zaman da asker sayısını aşmıştı; bu da kâr amacı güden teşviklerin yönetimin ve asker desteğinin temel işlevlerine entegre olmasına yol açmıştır.Bu son derece önemlidir, çünkü sözleşme yapmak siyasi bir araçtır;zira bu, sorgulamayı zayıflatmakta, karşılıklı bağımlılık oluşturmakta ve kamu mallarını, kalıcı istikrar için popüler bir temel haline gelebilecek özel ağlara dönüştürmektedir.

Bizler, uluslararası sistemin dönüşümlerinden bahsederken, savaş alanının soykırım ve ihanete maruz kalmış, öldürme ve yıkımın hala devam ettiği Gazze'nin değerli toprakları olduğunu unutmamalıyız. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: يُوشِكُ الْأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الْأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا» فَقَالَ قَائِلٌ: وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ؟ قَالَ: «بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ وَلَيَنْزَعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمْ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِفَنَّ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ الْوَهْنَ» فَقَالَ قَائِلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَمَا الْوَهْنُ؟ قَالَ: «حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir." Dediler ki: Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak ey Allah’ın Resulü? Dedi ki: “Bilakis sizler o gün çok olacaksınız, fakat sizler sel üzerinde akıp giden çer çöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çekip alacak, sizin de kalbinize vehn sokacaktır.” Dediler ki; "Vehn nedir, ey Allah’ın Rasulü? Dedi ki: “Dünyayı sevmek ve ölümü kerih-kötü görmektir."

Dünyayı aşırı bir şekilde sevenler, tiranların yalanlarına inananlar ve sözde uluslararası kurumlara sımsıkı sarılanlar, aldatma denizinden susamış olarak geri döneceklerdir.Zira onlar, yüz yıldır uluslararası sisteme başvurdular, onun tüm ihanetlerini görmezden geldiler ve şimdi de tiranların, kutsal saydıkları kurumları nasıl yıktıklarını dehşetle izlemek zorunda kalacaklardır.Mübarek Ramazan ayının gelmesiyle birlikte gelin Allah'ın şu kelamını uluslararası bağlamda düşünelim:وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.”  [Talak 3]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Rubin

Devamını oku...

Tanzanya'da Altın Rezervlerinin Satışına Kapsamlı Bir Bakış

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tanzanya'da Altın Rezervlerinin Satışına Kapsamlı Bir Bakış

Haber:

Tanzanya Merkez Bankası, son günlerde likiditeyi yönetmek ve dış ekonomik şoklara karşı koymak amacıyla altın rezervlerinin bir kısmını satmayı planladığını duyurmuş ve bu karar geniş çaplı tartışmalara yol açmıştır.

Yorum:

Tanzanya Merkez Bankası'na göre, birikmiş altın rezervlerinin mevcut değeri 3,24 milyar ABD Doları iken, yıllık hedef 2 milyar ABD Dolarına ulaşmış olup bu da 1,2 milyar ABD Doları fazlalık anlamına gelmektedir.Mevcut toplam döviz rezervleri yaklaşık 6,52 milyar Dolar olup, bunun 1,2 milyar Doları altın, 3,8 milyarı Dolar ve 735 milyon Doları ise Çin Yuanıdır.

Tanzanya Merkez Bankası, ithalatı karşılamak için ABD doları sağlamak amacıyla altın rezervlerini satıyor.Mevcut 6,52 milyar Dolarlık tutar, sadece 4,9 aylık ithalatı karşılamaya yeterlidir.

Tanzanya Merkez Bankası'nın kararı iki acı gerçeği ortaya çıkarmıştır:

Birincisi: Küresel ekonomi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri, ekonomik ve finansal işlemlerinde tamamen ABD Dolarına bağımlıdır. Bu da 1944 Bretton Woods Anlaşması'ndan bu yana Amerika Birleşik Devletleri için ekonomik ve sömürgeci bir sömürü sayılmaktadır. Nitekim bu anlaşmanın iki önemli sonucu olmuştur:

A- Altın standardından vazgeçip dalgalanmalara maruz kalan kağıt para standardına geçmek, ekonomileri ve finans sistemlerini istikrarsızlaştırabilir ve onların çöküşlerine yol açabilir.

B- Amerika Birleşik Devletleri'nin, uluslararası arenada en güçlü ve en etkili para birimi olarak kabul edilen kendi para birimi aracılığıyla ona küresel ekonomileri yönetme ve kontrol etme gücü kazandırarak konumunu güçlendirmesi.

Batılı sömürgeci güçler, özellikle de Amerika, para birimlerini zayıf ülkeleri sadece ekonomik ve siyasi olarak boyun eğdirme ve sömürgeleştirme aracı olarak kullanmaktadır;yoksul gelişmekte olan ülkelerin ithalatlarını yönetmek için altın rezervlerinden vazgeçip sömürgeci bir kağıt parayı kabul etmek zorunda kalmaları hem üzücü hem de iğrenç bir durumdur!
ABD şu anda dünyanın lideri konumundaki kapitalist bir ülke olduğundan dolayı, bu ekonomik statüsünü kendi çıkarları için korumaya çalışmakta ve bunu ideolojisini korumanın temel taşı olarak görmektedir; bunu da parasal egemenliği yoluyla diğer ülkeleri sömürmek ve tüm dünya ekonomisini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek yoluyla yapmaktadır.

İkincisi: Bu olayda, özellikle Tanzanya'nın en önde gelen altın üreticilerinden biri olduğu gözlemlenmekte ve Tanzanya Merkez Bankası'nın elinde bulunan altın miktarının hâlâ az olduğu açıkça görülmektedir.

Dahili yolsuzluğun varlığı açık olup bu inkar edilemez bir husustur; ancak bu gerçek sorunun sadece bir parçasıdır; asıl sorun, Tanzanya'nın diğer gelişmekte olan ülkeler gibi altınlarına fiilen sahip olmaması, aksine sömürgeci sömürü güçlerinin, yabancı yatırımcılar kisvesi altında çokuluslu şirketleri aracılığıyla bu altınlara el koymasıdır.Böylece Tanzanya, diğer gelişmekte olan ülkeler gibi resmi belgelerde önde gelen altın üreticilerinden biri olarak sınıflandırılırken, aşırı yoksulluğun acısını çekmektedir!

İslami ekonomik sistem, para biriminin, bugünkü Amerikan hegemonyası altında olduğu gibi kağıt paraya bağlı olmasını değil, altın standardına bağlı olmasını gerektirmektedir. İşte bu, ekonomik istikrarın temellerini atacak ve onu çöküş ve dalgalanmalardan koruyacaktır.

Ayrıca İslam, açgözlülüğünü kendi çıkarlarına göre kasten mülkiyet meselesini boğmaya sevk eden tehlikeli kapitalist ekonomik sistemden çok ama çok uzaktır.Nitekim İslam, kamu mülkiyeti, ferdi mülkiyet ve devlet mülkiyeti mefhumunu açıkça belirlemiştir; buna göre altın gibi tüm maden servetleri kamu mülkiyeti olarak kabul edilmektedir; ayrıca su kaynakları, otlaklar ve benzerleri gibi yokluğu halinde insanların bu kaynakları talep etmek için dağılmak zorunda kaldıkları kamu tesisleri de kamu mülkiyeti olarak kabul edilmektedir.

Kapitalizm, dünyanın tüm sistemlerinde başarısız olmuş, siyasi kaos, sosyal ve ahlaki değerlerin parçalanmasına neden olmuş ve her yerde ekonomik sömürüye yol açmıştır.Bu nedenle insanlığın yapması gereken şey, insanın tüm sorunlarına pratik ve ilahi çözümler sunan alternatif İslami düşünceyi benimsemesidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Bitumva - Tanzanya

Devamını oku...

Beden Üzerine İnşa Edilmiş Bir Medeniyet ve İnsandaki Çöküş

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Beden Üzerine İnşa Edilmiş Bir Medeniyet ve İnsandaki Çöküş

Tüm medeniyet ilerici olmadığı gibi parıldayan her şey de gelişmişliğin bir kanıtı değildir. Zira insanı değerinden uzaklaştırıp bedeni bir meta, ahlakı başlıklar ve hayayı da bir suç haline getirerek içeriden yıkılan medeniyetler vardır.

Çağdaş insanın başına gelen en tehlikeli şey, yoksulluk ya da cehalet değildir, aksine çöküşün normalleştirilmesi ve ona özgürlük sıfatının verilmesidir. Bedenin metalaştırılması bir hak olarak sunulup ahlaki çöküş de özgürlük olarak pazarlandığında, işte o zaman standartlarda bir devrimle karşı karşıya kalırız. Dolayısıyla bu çöküş bir kenarda veya bir gölgede hapsolmakla kalmaz, aksine siyasi piramidin en tepesine kadar sızar. Nitekim sosyal medya ve basın yoluyla, büyük ülkeler olarak sınıflandırılan devlet başkanları ve yöneticilere atfedilen skandal niteliğindeki görüntüler ve sızıntılar şeklinde ortaya çıkanlar, söylem ile eylem arasında şok edici bir çelişkinin olduğunu ortaya koymaktadır. Zira kendilerini değerlerin koruyucusu olarak ilan edenler ve zahiri olarak da bir "medeniyet" modeli sergileyenler, bedeni geçici bir zevk, gücü ise dokunulmazlık olarak gören bir sisteme ait davranışlar sergilemektedirler.

Buradaki sorun ahlaki bir skandal olmaktan ziyade, piramidin tepesi değer olarak düştüğünde ortaya çıkan bir medeniyet skandalıdır. Zira maddi ilerlemeyi değerlerden ayıran ve insana değil de güce izin veren bir medeniyet, bir rol model üretemez, aksine sapkın tiranlar türetir: Yani gizli olan her şeyi mubah saydığı gibi zayıfları da açıkça suçlu sayan bir medeniyetin yanı sıra şehveti serbest bırakıp duyguları kısıtlamayan bir medeniyet türetir. Dolayısıyla değerlerden sıyrılıp ilerleme kisvesine bürünmek, bir medeniyet değildir, aksine ahlaki bir çöküş ve ruhi bir iflastır. Bu yüzden toplumlardaki çözülme bir tehlikenin habercisidir; bundan daha tehlikeli olan ise, çözülmenin siyasi piramidin en tepesine kadar sızmasıdır.

Bünyesinde aşırılığı, başıboşlukları ve başkalarının onurlarından sıyrılmasını taşıyan bu bariz uygulamalar sözde Batı özgürlüğünün, ahlaktan ayrıldığında sınırları ve hayayı tanımayan ve insanı yalnızca tüketilebilecek bir beden olarak gören bir özgürlüğün olduğu maskeli bir vahşi hayvana dönüştüğünü teyit etmektedir.

Bugün şahit olduğumuz şey, bireylerin skandalları değildir, aksine güce sahip olan ancak onun anlamını kaybetmiş olan bir sistemin ifşasıdır.

Bugün dünyanın her zamankinden daha çok, insana değerini ve bedeninin kutsallığını geri kazandıracak bir medeniyet olmasının yanı sıra insanı bir üretim makinesi, bedeni bir tüketim aracı veya piyasayı bir rakam olarak değil, aksine gayesini ve risaletini onurlu bir varlık olarak gören bir medeniyete ihtiyacı vardır. Vaaz niteliğindeki bir konuşmanın ya da tarihsel bir hatıranın olduğu bir medeniyete değil, aksine ruh ve maddenin arasını mezceden, özgürlüğün ve sorumluluğun arasında bir denge kuran, asil değerleri ilerlemenin önündeki bir engel olarak değil, onun şartı haline getiren mütekamil bir medeniyet projesine ihtiyacı vardır. İçerisinde “gelişmiş hayvanlar” şeklindeki insanların değil, şerefli yaratıkların olduğu bir medeniyete ihtiyacı vardır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَBiz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık.” [İsra 70] Dolayısıyla insanı, gayesi olmayan kaybolmuş ve şehvetinin kölesi olmuş bir varlık değil, aksine irade sahibi bir varlık kılan bir medeniyete ihtiyacı vardır; tıpkı Allah’ın insanın, yeryüzünde bir tiran değil, bir Halife ve halef olmasını istediği gibi.  

Çifte standarttan bitkin düşüp liderlerinin çelişkileri ifşa olan ve ruhsuz bir tüketim medeniyetinin ağırlığı altında boğulan dünyanın, dengeyi yeniden sağlayacak bir modele; yani çözülmeyi haklı çıkarmak için özgürlük sloganı atmadığı gibi despotluğu pekiştirmek için de değerler sloganı atmayan bir modele ihtiyacı vardır. Dolayısıyla İslam medeniyeti, bir hegemonya projesi değildir, aksine insanı ve toplumu, parçalanma ve kaybolmaktan ve siyasetin de ahlaktan kopmasından kurtaran bir projedir. Bu yüzden insanın onuru korunur, şehvet değerle kontrol edilir ve güç emanetle bağlantılı olursa, işte ancak o zaman bir medeniyetten bahsedebiliriz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata Bin Halil Ebu Raşta’dan, 1447 / 2026 Yılı Mübarek Ramazan Ayının Gelişi Vesilesiyle Facebook Sayfası Ziyaretçilerine Tebrik Mesajı

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata Bin Halil Ebu Raşta’dan,
1447 / 2026 Yılı Mübarek Ramazan Ayının Gelişi Vesilesiyle Facebook Sayfası Ziyaretçilerine Tebrik Mesajı

İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmete... Allah’ın itaatiyle şereflendirdiği İslam ümmetine...

Hiçbir ticaret ve alışverişin kendilerini Aziz ve Hâkim olan Allah’ı zikretmekten alıkoymadığı değerli davet taşıyıcılarına...

Sayfanın taşıdığı iyilik için sayfayı ziyaret eden değerli ziyaretçilerine…

Es Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Hamd Allah’a mahsustur. Salat ve selam Allah’ın Rasûlü’nün, onun ailesine, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan Müslümanların oruç ve kıyamlarını kabul etmesini, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in de buyurduğu gibi hepimizin geçmiş günahlarını bağışlamasını niyaz ediyorum. Buhari ve Müslim’in Ebu Hurayra’dan rivayet ettiği bir hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «مَنْ صَامَ رَمَضَانَ، إِيمَاناً وَاحْتِسَاباً، غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ» Kim Ramazan ayında iman ederek ve sevabını Allah’tan bekleyerek oruç tutarsa tüm günahları bağışlanır.” Ebu Hurayra RadıyAllahu Anh’dan rivayet edilen bir başka rivayette ise Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «مَنْ قَامَ رَمَضَانَ إِيمَاناً وَاحْتِسَاباً، غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ» Bir kimse faziletine inanarak ve mükafatını Allah’tan umarak Ramazan’ı ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır.”

Ey değerli kardeşlerim! Allah Subhânehu ve Teâlâ, Hicret’in ikinci yılında Şaban ayında Ramazan orucunu farz kılmıştır. Bu ay, Allah’ın Kur’an’ı indirdiği aydır: ﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ﴾ “Ramazan ayı, ki onda Kuran, insanlara yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak indirildi.” [Bakara 185] Yine bu ay Allah’ın ümmeti zafer ve açık fetihle şereflendirdiği bir aydır. Hicret’in 2. yılında Ramazan’ın 17’sinde, Mekke müşriklerinin ağır bir yenilgiye uğratıldığı Büyük Bedir Savaşı bu ayda gerçekleşmiştir... Bu mübarek ayda başka belirleyici savaşlar da yaşanmıştır: H. 8 yılında Ramazan’ın 20’sinde Mekke’nin Fethi... H. 13 yılında Ramazan’ın 12’sinde el-Musanna komutasındaki Müslümanların zafer kazandığı ve “Fars’ın Yermük’ü” sayılan (bugünkü Kufe yakınlarındaki) Büveyb Savaşı... H. 223 yılında Ramazan’ın 17’sinde el-Mu’tasım komutasında Ammuriye’nin Fethi...H. 658 yılında Ramazan’ın 25’inde Müslümanların Tatarları hezimete uğrattığı Ayn Câlût Savaşı...Ve daha nice zaferler bu ayda gerçekleşmiştir...

Böylece oruç, önünden de ardından da batılın yaklaşamayacağı Kur’an-ı Kerim ile birlikte anılmıştır... Oruç, fetih ve zaferle özdeşleşmiştir... Oruç cihatla özdeşleşmiştir... Oruç, Allah’ın hükümlerinin uygulanmasıyla özdeşleşmiştir... İster ibadet, ister cihat, ister muamelat, ister ahlak ve davranış, isterse ukubat (hadler ve cinayetler) olsun, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın hükümlerinin birbirinden kesinlikle ayrılamayacağını basiret ve feraset sahibi herkes bilir... Hepsi aynı kaynaktan gelmektedir. Kur’an-ı Kerimin ayetlerini ve hadis-i şeriflerin metinlerini düşünenler bunu açık ve net bir şekilde görür. Dolayısıyla İslam bölünmez bir bütündür. Devlette, hayatta ve toplumda uygulanması için İslam’a yapılan davet tektir. Kim Allah’ın ayetlerinin arasını ayırır, dinin hayattan veya siyasetten ayrılması gerektiğini görüşünü savunursa, büyük bir günah ve sahibini dünyada rüsvaylığa, ahirette ise elim bir azaba sürükleyen büyük bir suç işlemiş sayılır.

Ey Müslümanlar! Yahudi varlığının Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria’ya yönelik vahşi saldırılarının devam ettiği, bu saldırıların Lübnan ve Suriye’ye kadar uzandığı şu günlerde size tüm bunları hatırlatıyorum... Yahudi varlığı Müslüman beldelerinde istediği gibi at koşturuyor. Hiçbir misillemeyle karşılaşmıyor. İslam ülkelerindeki yöneticilerin, Yahudi varlığıyla savaşmak, arkasındakileri darmadağın etmek ve Mübarek Toprağı özgürleştirmek için Müslüman ordularını seferber etmesi gerekirken, Yahudi varlığıyla birbiri ardına anlaşmalar imzaladıklarını, hatta Allah’tan, Rasûlü’nden ve müminlerden utanmayan bu yöneticileri aşağılamak için zorba Trump’ın onları bir araya topladığını görüyoruz!

Ey Müslümanlar! Yahudilerle savaş, onların öldürülmesi ve varlıklarının ortadan kaldırılması, bu ceberut saltanat ve kukla yöneticilerden sonra mücahit Raşit Halifenin liderliğinde mutlaka gerçekleşecektir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesinin vakti, Allah’ın izniyle kesinlikle gecikmeyecektir. Nitekim Ahmed’in rivayet ettiği hadise göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ» Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra sustu.” Müslim’in rivayet ettiği Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi de bunu tasdik etmektedir: «لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ» Yahudilerle savaşacaksınız ve onları alabildiğine öldüreceksiniz.”

Sonuç olarak, nasıl ki Allah’ın bizden razı olması ve geçmiş günahlarımızı bağışlaması için oruca özen gösteriyorsak, aynı şekilde Raşidi Hilafeti kurmak ve İslami hayatı yeniden başlatmak için de çalışmaya öyle özen göstermeliyiz. Allah’ın hükümlerini uygulayarak ancak dünyada kurtuluşa erenlerden olabiliriz. Ancak bu şekilde Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “Lâ ilâhe illallah Muhammed’un Rasûlullah” Ukab sancağı altında yaşayabiliriz. O zaman Allah’ın izniyle ahirette de kurtuluşa erenlerden oluruz; O’nun gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı bir günde O’nun gölgesi altında gölgelenebiliriz. Böylece her iki yurtta da kurtuluşa ermiş oluruz. İşte büyük kurtuluş budur.

Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

H. 1 Ramazan 1447
M. 18 Şubat 2026

Kardeşiniz
Ata bin Halil Ebu El-Raşta
Hizb-ut Tahrir Emiri

Devamını oku...

SAYI 587 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

1447 Yılı Mübarek Ramazan Hilalini Gözetleme Sonucunun Duyurusu

Basın Açıklaması

1447 Yılı Mübarek Ramazan Hilalini Gözetleme Sonucunun Duyurusu

Bismillahirrahmanirrahim. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun Âli’ne, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun.

Buhari’nin Sahihinde Muhammed ibn Ziyad yoluyla rivayet ettiğine göre “Ben, Ebu Hurayra’yı şöyle derken işittim: Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur ya da Ebu’l Kâsım şunları söylemiştir: «صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ، فَإِنْ غُبِّيَ عَلَيْكُمْ فَأَكْمِلُوا عِدَّةَ شَعْبَانَ ثَلَاثِينَ»“Hilali gördüğünüz zaman oruç tutun. Hilali gördüğünüzde iftar edin. Eğer hava kapalı olursa, Şaban ayını otuza tamamlayın”

Buna göre bu gece Çarşamba gecesi, mübarek Ramazan hilalinin gözetlenmesi neticesinde bazı Müslüman ülkelerde hilalin şeran görüldüğü saptanmıştır. Dolayısıyla yarın Çarşamba günü 1447 yılı mübarek Ramazan ayının ilk günüdür.

Bu münasebetle şahsım, Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Ofisi Başkanı ve orada çalışanların tamamı adına, Hizb-ut Tahrir Emiri Celil âlim Ata b. Halil Ebû’r Raşta’ya tebriklerimi iletiyor, Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan kendisine nusret vermesini, onun elleriyle bize zafer ve temkin nasip etmesini ve en kısa zamanda kendisine Müslümanların Halifesi olarak biat etmeyi niyaz ediyorum.

Aynı şekilde Hizb-ut Tahrir, Emiriyle, dünyanın dört bir yanındaki erkek ve bayan gençleriyle, bu Ramazan ayının hayır, bereket ve rahmet ayı olması; İslam Ümmetine nusret ve temkin bahşedilmeden bu ayın sona ermemesi için Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya en içten dualarıyla yakarmaktadırlar. Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan, yerleri döşek edinen, sıcak bir yuvadan ve yiyecekten mahrum bırakılanların üzerine sekinetini indirmesini ve onlara ihanet edenlerden intikam almasını diliyoruz. Muhakkak ki O, duaları işitendir.

Bu yıl, Ümmetin yeni bir yol ayrımında olduğu bir dönemde Ramazan’a kavuşuyoruz. Zira Ümmet, bir yandan sömürgeci koşulların kor ateşi ile yöneticilerin ihanet dikenleri arasında kıvranırken, diğer yandan yeni küresel koşullar özellikle de sömürgeci kafir Batı’nın kendi iç çekişmeleri, doğru kullanıldığı takdirde İslam Ümmeti’nin rekor bir sürede ayağa kalkmasını sağlayacak yeni fırsatlar doğurmuştur.

Batı’nın siyasi, güvenlik ve ekonomik sistemleri, tırmanan krizler karşısında iflas etmiştir. Venezuela devlet başkanının kaçırılması, Yahudi varlığının Müslüman ülkelerinde işlediği suçlar, yeni Amerikan nobranlığı ve kullanım süreleri dolar dolmaz sahte ilkeleriyle birlikte uluslararası örgütlerin bir anda nasıl çöpe atıldıkları gerçeğinin gün yüzüne çıkması... İşte tüm bu gelişmeler, sömürgeciliğin dayattığı Sykes-Picot zindanından kurtulması için İslam Ümmeti’ne yeni kapılar aralamaktadır.

Ancak Ümmetin bugün dikkat etmesi gereken en büyük tehlike, yeni aldatma ve dezenformasyon kampanyasıdır. Resmi medya organlarının ekranlarını dolduran tüm yüzeysel değerlendirmelerin aksine, İslam Ümmeti için en büyük tehlike artık askeri tehdit değildir. Afganistan, Irak, Suriye ve Gazze; savaşlar ne kadar uzun sürerse sürsün bu Ümmete öldürücü darbenin vurulamayacağının en canlı şahitleridir. Bugün ümmet için en büyük tehlike; hain yöneticilerin kamuoyuna ve İslam Ümmeti halkları içindeki samimi düşünür ve kanaat önderlerinin zihinlerine ekmeye çalıştığı yalan bombasıdır. Hain yöneticiler ve Ruveybida etrafındaki satılmış ve umutsuz kalemler; teslimiyet kavramlarının felsefesini yaparak yenilgi ve geri çekilme fikirlerini pazarlamaya, hain yöneticilerin sömürgeci kâfir Batı karşısındaki boyun eğişlerini de kurnazlık ve manevra diyerek meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. İşte bu yüzden İslam Ümmeti için birinci tehlike artık askeri tehlike değildir. Asıl birinci tehlike; Ümmetin aciz ve güçsüz olduğuna, sömürgeciliğin tozunu üzerinden silkme vaktinin henüz gelmediğine dair kendisine anlatılan o yalan anlatıya inanmasıdır.

Gerçek şu ki; Müslümanlar, samimi ve bilinçli bir liderlik arkasında hareket ettiklerinde çok güçlüdürler, düşmanlarının bu gerçekle başa çıkma kabiliyetinden çok daha hızlı bir şekilde, istedikleri gerçeği düşmanlarına dayatacak yeterli hazırlığa, azme ve kararlılığa sahiptirler. Son on yıllarda Ümmetin düşmanını gafil avladığı ve kendi topraklarında samimi bir eylem gerçekleştirdiği her seferde buna yakinen tanık olduk. Eğer ümmet, bu sürpriz çıkışları gerçekleştirdiği sırada yeteneklerini organize edecek ve gücünü toplayacak bir mekanizmaya sahip olmuş olsaydı, şüphesiz bu çıkışların meyvelerini toplayabilir ve onlardan verimli bir şekilde yararlanabilirdi.

İşte Hilafet’in rolü burada devreye girmektedir. Hilafet, İslam Ümmetinin potansiyelini düzenleyip aktif hale getirebilecek yegâne siyasi ve idari sistemdir. Müslümanların bir Hilafeti varken, sayılarının etkili bir sonucu vardı ve hesaba katılırlardı. Uygarlık üstünlüklerinin ve medeniyet çalışmalarının günümüze kadar etkisi süren küresel sonuçları olmuştur. İslam tarihi boyunca, halifesi ve muazzam ordularıyla Hilafet Devleti; şeytanın, Müslümanlar açgözlüler için kolay bir lokmadır diye fısıldadığı herkesin başını ezmeyi bilmiştir. Hatta bu tamahkârların birçoğunu Hilafet tarih sahnesinden silmiş, onlardan geriye sadece bir isim kalmıştır.

Sykes-Picot devletçiklerinin tahtlarında oturan, halklarını İslam Ümmeti’nin diğer halklarıyla bütünleşmekten alıkoymak için sahte egemenlik maskesi takan Ruveybida yöneticilere gelince, Onların uluslararası mahfillerdeki halleri; küresel siyasi karar masasında efendisinin yanında çömelmiş ve çoğu zaman Müslüman halkların aleyhine olan korkunç kararları uygulamak için emir bekleyen bir hizmetkarı andırmaktadır.

Bu nedenle, bu mübarek ayda tüm Müslümanları; bu yılki Ramazan’ı oruç, Kur’an, kıyam ve sadaka ayı olmasının ötesinde, aynı zamanda bir tefekkür, düşünme, basiret ve Hilafeti yeniden değerlendirme ayı yapmaya davet ediyoruz. Hilafet ve onun nasıl Nübüvvet metodu üzere olacağı üzerinde düşünmeye, onun ertelenmesi caiz olmayan bir farz olduğunu idrak etmeye davet ediyoruz. Ve Ramazan bitmeden Hizb-ut Tahrir gençleriyle omuz omuza vermeye çağırıyoruz. Umulur ki Allah’ın bize ve onlara yakın bir zafer nasip eder de Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurarız. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: ﴿وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَسَى اللَّهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَاللَّهُ أَشَدُّ بَأْساً وَأَشَدُّ تَنكِيلاً﴾ “Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.” [Nisa 84]

Ayrıca kamuoyu oluşturucusu medya, internet siteleri ve dijital platform çalışanlarını da Hizb-ut Tahrir’in Ramazan ayı boyunca dünya genelinde gerçekleştireceği faaliyetleri takip etmeye, bu faaliyetlerin yayılmasına ve duyurulmasına katkıda bulunmaya davet ediyoruz. Ve onlara, Hizbin gençlerinin kamuoyunu gözetme, nasihat etme, Müslümanların hissiyat ve bakışlarını asli meselelere yönlendirme emanetini üstlendiklerini hatırlatıyoruz. Bugün Müslümanlar için Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurma davasından daha önemli bir dava yoktur. O halde bu büyük farzın hayata geçirilmesine katkıda bulunma fırsatını sakın kaçırmayın! Zira Allah, gözetmemiz için bizlere emanet ettiği sorumluluklardan bizi mutlaka hesaba çekecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: ﴿وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ “Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!” [Saffat 24]

Ramazan ayınız mübarek olsun, ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Çarşamba gecesi, 1447 yılı mübarek Ramazan ayının ilk günüdür.

Mühendis Selâhaddin Addade
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü

Devamını oku...

İnsanların Boğularak Ölmesinin Nedeni Bir Çobanın Yokluğu ve Devletin Bir Vergi Memuruna Dönüşmüş Olmasıdır

Haberler, 14 Şubat 2026 Cumartesi günü Beyaz Nil’de, Ved ez-Zâkî bölgesinde, Sûfî bölgesinden gelen bir teknenin batması sonucu 12 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi.

Bundan kısa süre önce, 11 Şubat 2026 Çarşamba günü ise Nil Nehri eyaletinde, Taybe el-Havad ile Deym el-Karay arasında nehri geçmeye çalışan bir teknenin batması sonucu 21 kişi boğularak can vermişti.

Bu iki olayın ortak noktası kötü hizmet değil, doğrudan doğruya güdüm yokluğudur. Zira bu tür kazalar Sudan’ın pek çok bölgesinde sürekli tekrarlanmaktadır ve sebebi ise devletin, insanların güvenli geçişini sağlayacak feribotları temin etme görevini yerine getirmemesidir. Devlet, insanların işlerini gütme konusundaki Şer’î görevini yerine getirmemektedir. Çünkü Sudan’da mevcut olan devlet, bir hizmet ve gözetme devleti değil, bir vergi ve haraç devletidir. İnsanların boğularak, açlıktan, hastalıktan veya kurgulanmış savaşlardan ölmesi bu devletin umurunda değildir; onun tek derdi, Maliye Bakanı’nın da açıkça ifade ettiği gibi insanların cebindeki paradır. Hatta hükümet, gerçek hizmet devleti olan İslam Devleti’ni, yani Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmaya çalışanlara savaş açmaktadır. El-Ubeyd şehrindeki Hizb-ut Tahrir gençlerine karşı keyfi davalar açmakta, onları hapse atmakta ve kefalet hakkından bile mahrum bırakarak 22 Şubat 2026 Pazar günkü duruşmaya kadar yaklaşık bir ay boyunca hapiste kalmalarını sağlamaktadır.

Ancak Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak bizleri ne zindanlar korkutabilir ne de mahkemeler yıldırabilir. Çünkü bizler, pek çoklarının ihmal ettiği büyük bir farzı yerine getirmek için baş koymuşuz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu farzdan geri duranların “cahiliye ölümü” üzere öleceğini haber vermiştir:

وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً“Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.”

Ey Sudan halkı! Haydi Rabbinizin farzı, izzetinizin kaynağı ve işlerinizin güdücüsü olan Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir ile çalışmaya gelin; Çünkü Hilafette Rabbinizin rızası vardır.

Haydi, halifesinin; “Irak’ta bir köprü üzerinde bir keçinin ayağı kırılsa, yolu niye düzeltmedin diye Allah’ın benden hesap sormasından korkarım” dediği devleti kurmak için koşun!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER