Pazar, 10 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/23
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Akrabalara İyilik Etmek ve Akrabalık Bağını Gözetmek (Sıla-i Rahim)

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Akrabalara İyilik Etmek ve Akrabalık Bağını Gözetmek (Sıla-i Rahim)

Akrabalara iyilik etmek, amellerin en yücesi ve Allah’a yaklaştıran en büyük amellerden biridir; çünkü akrabada, hem İslam'ın hakkı hem de akrabalık hakkı bir arada bulunur; bu nedenle Kur'an-ı Kerim bu hakkı açıklamaya büyük önem vermiş ve akrabaya iyilik etmeyi, kulu Allahu Teala'ya yakınlaştıran amellerden kılmıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْبُدُوا اللَّهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئاً وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبَىٰ وَالْيَتَامَىٰ وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَىٰ وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِAllah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babanıza iyilikte bulunun. Akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışlara, elinizin altında bulunan köle, cariye, hizmetçi ve işçilere iyilik yapın.” [Nisa-36] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَآتِ ذَا الْقُرْبَىٰ حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذِيراًAkrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya hakkını ver; fakat malını israf ederek saçıp savurma.” [İsra 26] Bu ayette, akrabanın hakkını yerine getirmeye; yani ona iyilik etmeye, yardım etmeye, hâlini hatırını sormaya ve imkân ölçüsünde ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik açık bir emir bulunmaktadır.

Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, akraba ziyaretine teşvik etmiş, bunu imanın alametlerinden biri kılmış ve imanla ilişkilendirmiştir; zira şöyle buyurmuştur: وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُKim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa, akrabalık bağını (sıla-i rahmi) gözetsin.” [Buhari ve Müslim rivayet etti.] Akrabalık bağını gözetmek (sıla-i rahim) sadece iyiliğe iyilikle karşılık vermekle olmaz; aksine onun hakikati, soğukluk, ilgisizlik ve bağların koparılması durumunda ortaya çıkar. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيْسَ الْوَاصِلُ بِالْمُكَافِئِ، وَلَكِنْ الْوَاصِلُ الَّذِي إِذَا قُطِعَتْ رَحِمُهُ وَصَلَهَاAkrabalık bağını gözeten kimse, (yapılan iyiliği karşılık vererek) mükafatlandıran kimse değildir. Ama asıl akrabalık bağını gözeten kişi, akrabalık bağı kopartıldığı halde kendisi onu gözeten kimsedir.” [Buhari rivayet etti.] Dolayısıyla bir mümin, akrabasının kendisine yaptığı kötülüğü akrabalık bağlarını koparmaya sebep kılmaz ve kabalığa kabalıkla karşılık vermez; bilakis arayı düzeltmeye çalışır, selam vermeye ilk kendisi başlar, kusurları hoş görür ve böylece karşılığını sadece Allahu Teala katından umar. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, akrabalık bağını gözeten kimseye rızkın bolluğunu ve ecelin uzatılmasını vaat ederek şöyle buyurmuştur: مَنْ أَحَبَّ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَيُنْسَأَ لَهُ فِي أَثَرِهِ، فَلْيَصِلْ رَحِمَهُKim; rızkının genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse akrabalık bağlarını gözetsin.” [Buhari ve Müslim rivayet etti.]  

Akrabalar arasında hatalar, yanlış anlamalar veya incitici durumlar yaşanabilir; ancak mümin kimse, affetmek ve hoş görmekle, geçici bir hatayı daimi bir husumete ya da uzun süreli bir kopukluğa bir sebep kılmamakla emrolunmuştur. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا يَأْتَلِ أُولُو الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبَىٰ وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلَا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْİçinizden fazilet ve servet sahibi kimseler, bundan böyle akrabalarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere mallarından bir şey vermeyeceklerine dair yemin etmesinler. Affetsinler, hoş görsünler! Öyle ya, onları bağışlamanıza karşılık Allah’ın da sizi bağışlamasını istemez misiniz?” [Nur 22] Bu ayet, Müslümanı, kötülüğe affetmekle karşılık vermeyi öğütlemekte ve Allah'ın bağışlamasını isteyen kimsenin O'nun kullarını bağışlaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌİyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel karşılıkla savmaya bak. O zaman göreceksin ki, aranızda düşmanlık bulunan kişi sanki candan, sımsıcak bir dost oluvermiştir.” [Fussilet 34] Akrabalara iyilik etmenin bir yolu da bir Müslümanın onların sözlerini en güzel şekilde yorumlaması, hatalarını takip etmemesi, kusurlarını yüzlerine vurmaması ve ayıplarını insanlar arasında yaymamasıdır. Şayet akraba bir nasihate ihtiyaç duyarsa, bu nasihat teşhir etmekten ve aşağılamaktan uzak bir şekilde, nezaketle ve gizlice yapılmalıdır. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِKim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahirette ayıbını örter.” [Müslim rivayet etti.]

Akrabalara iyilik etmenin bir diğer yolu da öfke ve husumet anında öfkeyi bastırmaktır; nitekim akrabalarla ilişkilerde en çok ihtiyaç duyulan şey, öfke anında kendini kontrol etmektir; çünkü bir akraba, akrabasından başkasından görmediği şeyleri görebilir ve onunla yaşanan bir husumet çok daha acı verici ve etkisi çok daha uzun olabilir. Bu nedenle Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيْسَ الشَّدِيدُ بِالصُّرَعَةِ، إِنَّمَا الشَّدِيدُ الَّذِي يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِPehlivan (güreş meydanlarında başkalarını) yenen değildir. Asıl pehlivan kızgınlık anında nefsine hakim olan kimsedir.” [Buhari ve Müslim rivayet etti.] Dolayısıyla gerçek güç; sesi yükseltmekte, rakibe galip gelmekte veya kötülüğe misliyle karşılık vermekte değildir; aksine öfkeyi yutabilmekte, edebi muhafaza edebilmekte ve nefisler teskin olana dek karşılık vermeyi erteleyebilmektedir. İnsanın öfkeli anlarda tartışmaktan kaçınması, güzel sözler seçmesi ve geçici bir durumda kendi hırsını tatmin etmekten çok akrabalık bağlarını gözetmeyi hatırlaması hikmettendir.

Akrabalara iyilik etmenin şekilleri arasında, aralarındaki ihtiyaç sahiplerini arayıp sormak, fakir olana yardım etmek, hastaya destek olmak, darlığa düşenin yanında durmak ve imkanlar ölçüsünde maddi veya manevi yardımda bulunmak yer almaktadır. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لصَّدَقَةُ عَلَى الْمِسْكِينِ صَدَقَةٌ، وَهِيَ عَلَى ذِي الرَّحِمِ اثْنَتَانِ؛ صَدَقَةٌ وَصِلَةٌYoksula verilen sadaka bir sadaka, akrabaya verilen sadaka ise iki sadaka yerine geçer: Biri sadaka sevabı, öteki de akrabayı gözetme sevabıdır.” [Dârimi rivayet etti.] Yani muhtaç olan akrabaya sadaka vermek, sadakanın sevabını ve akrabalık bağını gözetme sevabını bir araya getirir demektir. Ayrıca Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ، مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللهُ فِي حَاجَتِهِ، وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır.  Kim bir Müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.” [Buhari ve Müslim rivayet etti] Eğer genel olarak bir Müslümana yardım etmenin fazileti böyleyse, akrabaya yardım etmek daha öncelikli ve daha büyüktür; zira bu, sıkıntıyı gidermenin, akrabalık bağlarını gözetmenin ve aile fertleri arasındaki sevgi bağlarını güçlendirmenin arasını birleştirmektedir.

Buna karşılık İslam, akrabalık bağlarının koparılması konusunda uyarıda bulunmuştur; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ * أُولَٰئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَىٰ أَبْصَارَهُمْ(Ey münafıklar) Demek fırsatını bulup iş başına geçecek olsanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz, öyle mi?  İşte onlar, Allah’ın rahmetinden büsbütün kovduğu, kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” [Muhammed 22-23] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ * أُولَٰئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِOnlar, Allah’ın korunup gözetilmesini emrettiği hususları gözetir, Rableri huzurunda derin bir saygıyla ürperir ve hesaplarının kötü çıkmasından korkarlar.  Dünyanın sonunda güzel bir hayat işte böyle kimseleri beklemektedir.” [Ra’d 21-22] Nitekim akrabayla bağı kesmek sırf ziyareti terk etmekten ibaret değildir; aksine terk etmek, yüz çevirmek, haklarını engellemek, sözle hakaret etmek, ayıplarını yaymak veya ihtiyacı olduğu anda akrabayı terk etmek şeklinde de gerçekleşebilir. Bağ ise ziyaret, iletişim, soru sormak veya hediye, yardım, güzel söz, dua ve benzeri şeylerle de kurulur.

Şunu da belirtmek gerekir ki, akrabalara iyilik etmek, zulme sessiz kalmak, saldırıyı kabul etmek ya da kötülük yapan kimsenin eziyetine devam etmesine imkan vermek anlamına gelmemektedir. Aksine iyilik hikmetle olandır; yani bir insan, küçük hataları affeder, kusurları örter, kibarca nasihat eder, haklarını korur ve zararı hikmet ve sağduyu gibi meşru yollarla defeder. Akrabalarla olan ilişkinin en güzel yönleri arasında; Müslümanın kendisiyle bağını koparanla bağını sürdürmesi, kendisine kötülük edeni affetmesi, yayılmasını istemediği şeyleri gizli tutması, ihtiyacı olana yardım etmesi, büyüklere merhamet kanatlarını germesi, küçüklere şefkatle yaklaşması, anne babanın ve fazilet sahiplerinin konumunu koruması yer almakta olup gayesi de nefsinin zaferi değil, yalnızca Allah'ın rızası olmalıdır.

Yukarıda belirtilen iyilik etme, affetme, kusurları örtme ve güzel muamelede bulunma sadece en yakın akrabalarla sınırlı değildir; aksine aynı şekilde akrabalık bağı bulunan diğer kişileri ve tüm hısımları da kapsamaktadır; zira akrabalık bağını gözetmek (sıla-i rahim), genel olarak tüm akrabalara iyilikte bulunmak anlamına gelmektedir. Nitekim Subhanehu şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَىŞüphesiz ki Allah adaletli davranmayı, iyilik yapmayı ve akrabayı görüp gözetmeyi emreder.” [Nahl 90] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ ۚ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباًİsmi hürmetine birbirinizden dilekte bulunduğunuz o Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.” [Nisa 1] Buna göre yukarıda zikredilen akrabalık bağını gözetme, iyilik etme, ihtiyaçları giderme, affetme, hataları örtme, kusurlara katlanma ve güzel söz söyleme gibi hususların tamamı, ister yakında ister uzakta ikamet etsinler, ister iyilik etsinler ister kusur işlesinler, akrabalık bağı olanlar ile diğer akrabalar için de geçerlidir; zira bir Müslüman, sırf Allah'ın rızasını gözeterek onlarla bağını gözetmeye özen gösterir ki böylece aile bağlarını muhafaza eder, akrabalık hakkını yerine getirir, sıla-i rahim ile akrabalara iyilik etmenin faziletine nail olur.

Sonuç olarak, akrabalık bağını gözetmek büyük bir itaattir; akrabalara iyilik etmek imandan bir parçadır; onların hatalarını bağışlamak ise Allah’ın affını kazanmanın ve sevginin devam etmesinin bir nedenidir. Bu yüzden her bir Müslüman, ailesi içinde hayırda bulunmak, kalpleri birleştirmek, hataları örtmek, zorluklarda yardım etmek için bir anahtar olmaya özen göstersin ve her zaman Allahu Teala'nın şu kavlini hatırlasın: أَلَا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْAllah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” [Nur 22]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Rusya, Witkoff ve Kushner'i Memnuniyetle Karşılıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rusya, Witkoff ve Kushner'i Memnuniyetle Karşılıyor

Haber:

Kremlin sözcüsü Dmitri Peskov, Ukrayna’daki çatışmanın barışçıl bir şekilde çözüme kavuşacağına dair şu anda herhangi bir gösterge bulunmadığını belirterek, Rusya’nın askeri operasyonunun devam ettiğini ve Witkoff ile Kushner’in ziyareti için henüz bir tarih belirlenmediğini vurguladı.Bir basın toplantısında yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın tutumunun şu anda barışçıl bir çözüme dair iyimserlik uyandıracak herhangi olumlu bir işaret sunmadığını açıkladı ve cephelerdeki gidişatın çok iyi bilindiği ve Rusya’nın askeri operasyonunun ise devam ettiği eklemesinde bulundu.

Bu bağlamda Peskov, ABD'li elçiler Witkoff ve Kushner'i Moskova'da her zaman hoş karşılanan misafirler olarak nitelendirerek, onların Rus meslektaşları ve bizzat Cumhurbaşkanı Putin tarafından arzulanan muhataplar olduklarını belirtti.Rusya'ya yapacakları ziyaretin kesin tarihlerinin henüz belirlenmediğini belirtti ve bu ziyaret için şu ana kadar herhangi belirli bir gün ayrılmadığını açıkladı.Ayrıca Moskova’nın elindeki bilgilere göre, ABD’li müzakerecilerin ABD’nin dış politikası kapsamında başka dosyalarla da aktif olarak çalıştıkları eklemesinde bulundu.

Yorum:

Moskova, Amerikalı müzakereciler Witkoff ve Kushner’i memnuniyetle karşılarken, iki aydan fazla bir süre önce Rusya ile Ukrayna arasında süren çatışmada arabuluculuk yapmak isteyen Avrupa temsilcisini ise memnuniyetle karşılamamıştı.

Rus siyasetçiler ve liderler, savaşı alevlendirenin Avrupa değil, Amerika olduğunu bilmiyorlar mı? Avrupa'nın da bu savaşın kurbanı olduğunu bilmiyorlar mı?

Evet, Rusya tüm bunları bildiği gibi Avrupa’nın en kötü dönemlerini yaşadığını da bilmektedir; hatta Avrupa, her yönden kendisini kuşatan büyük bir ateşin ortasında olup, Doğu sınırında ateşin alevlenmesinin ardından onu söndürmekten aciz kalmış, dahası ekonomisi ve sanayisi çökmüş, Rusya’dan ithal ettiği petrol, gaz ve ucuz endüstriyel hammaddelerin devri sona ermiştir; dolayısıyla da sanayisi tehlike altında ve geleceği kapkaranlıktır. Ayrıca stratejik ortağı Amerika’nın kendisine karşı kurduğu komplo, Amerika pahasına yararlandığı güvenlik ve refah yıllarını geride bırakmasını gerektirmektedir; dolayısıyla artık güvenliğinin bedelini kendisinin ödemesi ve kendine ait bir askeri cephanelik kurması gerekmektedir; ancak bu, ucuz Rus enerji kaynağının kesilmesi nedeniyle krizlerin acısını çeken sallantılı ekonomisini daha da zorlayacaktır.

Rusya, Orta Avrupa'da savaşı ateşleyen ve ardından müzakere turları aracılığıyla bundan çıkar sağlamaya başlayan düşmanının ABD olduğunu gerçekten biliyor mu ki, Amerikalı müzakerecilerin Rusya ziyaretleri henüz resmi olarak açıklanmadan bile onları memnuniyetle karşılar hale gelmiştir?!

Rusya’nın, sorunun çözümü düşmanının elinde olsa bile, düşmanını kendi istediği gibi davranmaya zorlaması ve ona yalvarmaması gerekirdi.Tarih, boyun eğmekle ve düşmanın çıkarlarını korumakla değil, kahramanlıklarla, onurlu duruşlarla ve risklerle yazılır; ancak ne yazık ki onları bunu anlaması mümkün değildir!

Allah’ım, vaat ettiğin yardımını çabuklaştır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Dr. Muhammed Süleyman

Devamını oku...

Yöneticinin Görevi, Tebaanın İşlerini Gözetmektir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yöneticinin Görevi, Tebaanın İşlerini Gözetmektir

Haber:

2026 Ağustos ayında, kamu görevlileri tarafından geniş çapta tartışmalara yol açan çeşitli açıklamalar yapıldı. Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto, 13 Ağustos 2026 tarihinde, Endonezya halkının evlatlarının büyük bir kısmının hâlâ yoksulluk içinde yaşadığını belirterek şöyle dedi: “Halkımızın en yoksul evlatları bile hâlâ gülümseyebiliyor.”Ardından, sadece tek bir kat elbiseye sahip olan, duvarları örgülü bambudan yapılmış evlerde oturan, hatta yemeklerinin garantisi bile olmayan bir grup insandan bahsetti.(Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliği).Bundan önce de Tarım Bakanı Andi Amran Sulaiman şunları söylemişti: “Onu (kadını) bir erkekle değiştirsinler; kadın ise Tarım Bakanlığı'nda biraz daha şımartılacak bir birime geçsin.” Bu açıklama, kadını stereotipleştirme (kalıplaştırma) şeklinde anlaşılma ihtimali barındırdığı gerekçesiyle Ulusal Kadın İşleri Komitesi'nin dikkatini çekmiştir.(Ulusal Kadın İşleri Komitesi). Bu arada, Temsilciler Meclisi Üyesi Benny K. Harman, bir gazetecinin kendisine yönelttiği “Senin aklın var mı?” sorusuna yanıt olarak bu sözleri sarf etmişti. Parlamento Gazetecileri Derneği bu sözleri kınamış; ardından da Benny özür dilemişti. (Detik News)

Yorum:

Bu olaylar, bazı yetkililerin halka bakış açısında ciddi bir arıza olduğunu ortaya koymaktadır.Sorun sadece lafızların seçiminin yanlış olmasından ibaret değildir; zira bir kişinin ağzından çıkan sözler, genellikle zihninde yatan algıyı yansıtmaktadır.İnsanların çektiği acılar, küçümsemeyi ima eden lafızlarla anlatıldığında, kadınlar şımarık bir işle ilişkilendirildiğinde ve görevini yerine getiren bir gazeteciye “Aklın var mı, yoksa yok mu?” diye sorulduğunda, ortaya çıkan şey sadece kamuoyuyla iletişimdeki bir sorun değil, aksine yönetici ile tebaası arasında bir uçurumdur.Başkanın, yoksulların hâlâ gülümseyebildiğini söylemesi ise, halkın sabrını ve metanetini ifade etmek kastıyla söylenmiş olabilir.Ancak insanların gülümsemesi, hayatlarının yolunda gittiği anlamına gelmemektedir; zira onurlarını korumak için ya da başka bir seçenekleri olmadığı için sabırla gülümsüyor olabilirler.Dolayısıyla talep edilen, halkın yoksulluğa karşı direnme gücüne hayran olmak değildir; aksine onları yoksulluk içinde tutan nedenleri ortadan kaldırmak konusunda yöneticinin ciddiyetidir.

Bir yöneticinin, sıradan insanlardan daha hassas olması gerekir. Zira bir yetkilinin sözleri tamamen kişisel değildir; aksine bu sözler, otoritenin bir sembolüdür. Dolayısıyla bir yetkili konuştuğunda, insanlar onda cumhurbaşkanını, bakanı ya da milletvekilini görürler.Bu nedenle bir kişinin mevkisi ne kadar yüksek olursa, sözlerinde de bir o kadar dikkatli olması gerekir.Allah Subhanehu ve Teala, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hitaben şöyle buyurmuştur: وَلَوْ كُنْتَ فَظاً غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَŞayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” [Al-i İmran 159]Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem aynı anda hem peygamber hem de devlet başkanıydı; buna rağmen Allah Subhanehu, onun dikkatini insanlarla olan ilişkilerde yumuşak davranmanın önemine çekmiştir. Bu yüzden Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem dua ederek şöyle buyurmuştur: اللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِAllah’ım, kim ümmetimin işinden bir şey üstlenir sonra da onlara sıkıntı verirse, ona sıkıntı ver.”[Müslim rivayet etti] Bu hadis, makamın sahibinin tebaası üzerinde üstünlük kurmasını sağlayan bir ayrıcalık olmadığına, aksine makamın onların işlerini gözetmek için verilen bir emanet olduğuna delalet etmektedir.Çünkü bir yöneticinin başarısının ölçüsü, halkın çektiği acıların miktarı değildir, aksine yöneticinin o acılardan ne kadarını ortadan kaldırdığıdır.

Bu tür sözlerin sarf edilmesi, daha derin bir sorunu ortaya koymaktadır ki bu da; yönetici ile tebaa arasındaki ilişkinin değişmesidir.Demokratik bir sistemde, seçim zamanında halk övülür, evlerine gidilir ve oyları istenir. Ancak iktidara gelindikten sonra halk, politikaların sadece bir konusuna dönüşmektedir.Fiyatlar yükseldiğinde insanlardan küresel koşulları anlamaları istenir; ancak insanlar iktidarı politikaları nedeniyle sorumlu tuttuğunda ya da gazeteciler açıklama talep ettiğinde, verilen cevap bazen savunmacı, hatta aşağılayıcı bir şekilde gelmektedir. Bu eğilim devam ederse, mesele artık sadece bir dil sürçmesi olmaktan çıkıp, yerleşik bir otorite kültürü haline gelecektir.

İslam, yönetici ile tebaa arasındaki ilişkiyi farklı bir anlayışın üzerine inşa etmiştir. Dolayısıyla bir yönetici, halkın efendisi değildir; aksine, onların işlerini gözeten ve onları koruyan bir çobandır.Nitekim Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İmamın bir çoban olduğunu ve tebaasından sorumlu olduğunu haber vermiştir.Bunun anlamı, tebaanın devlet için bir yük olmadığıdır; aksine yöneticinin varlığının asıl amacı, tebaanın işlerini gözetmektir. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِAllah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” [Nisa 58]Dolayısıyla makam, ne bir ayrıcalık ne de bir imtiyazdır; aksine bir emanettir. Bu yüzden bir kişinin yetkisi ne kadar büyük olursa olsun, tebaasına karşı sorumluluğu ve Allah Subhanehu ve Teala'nın huzurunda hesap vermesi de bir o kadar artar.

Sonuç olarak bu ay yetkililer tarafından yapılan çeşitli açıklamalar, üzerinde düşünülmesi gereken bir ayna niteliğinde olması gerekir.Siyaset, iktidara ulaşmak ve onu korumak üzerine inşa edildiği sürece, makamın özel bir ayrıcalığa dönüşmesi kolaylaşır; böylece yönetici kendini yukarıda, tebaayı ise aşağıda hisseder.Dolayısıyla oylarına ihtiyacı olduğunda insanlara yakınlaşır, iktidar eline geçtiğinde ise onlardan kendisini anlamalarını ister!İslam ise bu bakış açısını baştan aşağı değiştirmiştir; çünkü otorite, tebaa üzerinde üstünlük kurmak için bir araç değil, aksine Allah Subhanehu ve Teala'nın hükümlerine göre insanlara hizmet etmek ve işlerini gözetmek için bir araçtır.Bir kişinin makamı ne kadar yükselirse, sorumluluğu da bir o kadar ağırlaşır. Buna göre sorun sadece yetkililerin halkın duygularını inciten sözleriyle sınırlı değildir; aksine sorun, yöneticiyi tebaasından uzaklaştıran otorite algısıdır.İslam, otoriteyi gerçek mahiyetine döndürmüştür; bu ise, tebaa üzerinde bir tahakküm değildir; aksine Allah Subhanehu ve Teala'ya itaat bilinciyle onların işlerini gözetmektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Muhammed Rahmet Kurnia – Endonezya

Devamını oku...

Siyaset Salonu Oturumuna Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Medya Bürosu, değerli basın mensuplarını, siyasetçileri ve kamusal meseleler ile ilgilenen herkesi, düzenleyeceği Siyaset Salonu toplantısının yeni bölümüne katılmaya davet etmekten memnuniyet duyar. Programın bu haftaki konuğu, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti üyesi Yakup İbrahim olacak. Söyleşinin başlığı ise şöyle:

“Sudan Siyasetinde Bölgesel Örgütlerin Rolü”

Tarih: H. 9 Rabiu’l Evvel 1448 M. 22 Ağustos 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.

Devamını oku...

Amerikan Büyükelçilikleri Casusluk ve Fitne Yuvalarıdır; ABD’yi Afganistan’da Büyükelçiliğini Yeniden Açmaya Davet Etmek, İslam Ümmetinin Fedakarlıklarına İhanet ve Şehitlerin Kanına Hakarettir

Afganistan Dışişleri Bakanı, Kabil’de New York Times gazetesine verdiği bir röportajda, Amerika Birleşik Devletleri’ne büyükelçiliğini yeniden açması ve Afganistan’ın altyapı ile maden sektörlerine yatırım yapması için resmî bir çağrıda bulundu. Bakan röportajda, “Savaş faslının kapandığını düşünüyoruz. Bundan böyle, karşılıklı saygıya dayalı ilişkiler kurmayı ve olumlu bir işbirliği için yeni bir sayfa açmayı arzuluyoruz.” dedi.

İslam ümmetine karşı vahşi bir savaş yürüten bir devletle “savaş faslının sona ermesinden” söz etmek, stratejik bir hata ve inkâr edilemez bir gerçeği görmezden gelmektir. Zira Amerika, küfrün başı ve Müslümanların bir numaralı düşmanıdır. Amerika, her ne kadar şu anda Afganistan’da doğrudan askeri bir savaş yürütmüyor olsa da İslam Ümmetinin durumu, onun şu an Müslümanlara karşı birçok cephede savaş yürüttüğünü ve çatışmaların en ön safında yer aldığını açıkça göstermektedir. Amerika, Yemen’deki savaşta ve Sudan’daki kanlı krizde önemli rol oynamakta; Filistin ve Lübnan halkına soykırım yapması için Yahudi varlığına sınırsız askeri ve siyasi destek vermekte, İran’a karşı baskı ve yaptırım politikaları izlemektedir. Bu gelişmelerin yanı sıra Hindistan’ın Müslümanlara yönelik işgal ve baskı politikalarını desteklemekte, Pakistan ile Afganistan arasındaki gerilimleri tırmandırmakta ve Afganistan üzerinde siyasi, ekonomik ve güvenlik baskıları uygulamaktadır.

İslam’da velâ ve berâ ölçüsü, sömürgeci sınırlar veya milliyetçi kavramlara göre belirlenmez. Amerika’ya karşı duyulan düşmanlık, küfür ile İslam arasındaki köklü ve esaslı çatışmaya dayanır. Ulusal çıkarlar bahanesiyle bu sömürgeci gücün İslam beldelerinde işlediği cürümleri görmezden gelmek, İslam akidesinin esaslarından sapmak ve İslam’ın birleştirici siyasi vizyonunu hiçe saymak demektir. Kaldı ki, Amerika’nın Afganistan’a yönelik düşmanlığı hiçbir zaman sona ermiş değildir. Amerika’nın Afganistan’da askerî varlığının bulunmaması, savaşın bittiği ya da barışın tesis edildiği anlamına gelmez; bilakis Amerika yöntemini doğrudan askerî alandan ekonomik, siyasi ve istihbarat alanına kaydırmıştır. Merkez bankası rezervlerindeki milyarlarca doların dondurulması ve gasp edilmesi, ekonomik yaptırımlar, Afganistan’ın hava sahası egemenliğinin ihlal edilmesi ve İslami değerlere karşı yürütülen geniş çaplı propaganda kampanyası tüm hızıyla devam etmektedir. Bu nedenle İslam şeriatı perspektifinden bakıldığında, elleri Müslümanların kanına bulanmış düşman bir devletle herhangi bir diplomatik, siyasi veya ekonomik ilişki kurmak batıldır ve şeran haramdır.

Öte yandan, Amerika’yı ve şirketlerini Afganistan’dan maden çıkarmaya ve altyapısını kontrol etmeye davet etmek, bir değil çifte felakettir.

Birincisi: Batılı kapitalist devletler zayıf ülkelere her zaman bir av olarak bakmışlardır. Bu saldırgan politika, Ukrayna konusunda yapılan son anlaşmalarda açıkça görülmüştür. Amerika’nın yapacağı yardımı maden, petrol ve doğal gaz kaynaklarının kontrolü ve işletilmesine bağlaması, varlıklara sömürgeci tarzda el koymanın bir biçimidir.

İkincisi: İslam ülkelerindeki madenler ve doğal kaynaklar, ümmetin ortak malıdır; bunlar, ümmetin çıkarı, gücü ve dinin üstün kılınması için harcanmalıdır. Stratejik madenler; füze sanayisinde, radar sistemlerinde, savunma ve askeri teknolojilerde hayati bir rol oynadığından, bu kritik kaynakların teslim edilmesi Amerika’nın sömürgeci gücüne destek olmak, Müslümanları zayıflatmak ve bu kaynakları Gazze, Lübnan ve diğer mazlum İslam beldelerindeki halkların üzerine atılacak füzeleri ve bombaları üretmek için kullanan düşmanın kılıcını keskinleştirmek demektir.

Afganistan Dışişleri Bakanı daha önce yaptığı bir açıklamada “Başkan Trump’ın anlaşma yapabilme kabiliyetinin, pragmatik yaklaşımının ve kararlılığının, yönetimiyle yapıcı iletişimi kolaylaştıran unsurlar olduğuna inanıyorum!” demiştir. Amerikan siyasetçilere, özellikle de Donald Trump’a ilişkin bu algı, İslami bakış açısıyla taban tabana zıttır. Zira Trump’ın dünya görüşü sömürgeci ve saf bir materyalisttir; O, hâlâ Bagram Hava Üssü’nü kontrol etme hayali kurmakta, Filistin’in tamamen gasp edilmesini desteklemekte ve şimdi de küstahça Hürmüz Boğazı’nı Amerikan toprağı ilan etmekten bahsetmektedir.

İslam’la yalnızca fiilen savaşmakla kalmayan, sözleriyle de açıkça düşmanlığını ilan eden bir kişiyle yakın ilişki kurmakta hâlâ neden ısrar mı ediyorsunuz?! Trump, ilk başkanlık döneminde yaptığı açıklamada, “Yeryüzünden tamamen kazıyacağımız radikal İslami terörizme karşı uygar dünyayı birleştireceğiz.” demiştir.

Bu nedenle, Batılı sömürgeci güçlere umut bağlamak ve onlarla anlaşmalar yapmak yerine, gerçek dostlarınız olan Müslüman kardeşlerinize kardeşlik elinizi uzatın. Onlar sizi gerçek izzetin kaynağı olan Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafetin kurulmasına çağırmaktadırlar. Batılı pragmatik siyasetin aksine bu gerçek davet, ticari veya ekonomik bir anlaşma değil; Allah Subhânehu ve Teâlâ ile yapılan büyük bir sözleşmedir. Bu davete nusret vermek, tıpkı İslam’ın birbirine düşman ve cahil olan Arapları tarihin kenarından çekip alarak dünya liderliğine ve hakimiyetine yükselttiği gibi sizi de dünyada şerefe, güce ve liderlik makamına ulaştıracaktır;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَنْ تَجْعَلُوا لِلَّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُبِيناً“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” [Nisa 144]

Devamını oku...

Eğitim Reformu Başarısız Bir Modele Yama Yapmakla Değil, İslam’dan Neşet Eden Bir Sistem İnşa Etmekle Mümkün

Yüksek Eğitim ve Öğretim Kurulu; Tunus’un eğitimde yaşadığı derin krizin gölgesinde, modern devletin eğitim sistemini ve çözüm yollarını ele almak üzere dün, 17 Ağustos 2026 Pazartesi günü ilk toplantısını gerçekleştirdi. Günümüzde evlatlarımız küresel sıralamaların en alt basamaklarında yer almakta, okul ve üniversitelerimiz ise uluslararası listelerin dışında kalmaktadır. Her yıl on binlerce öğrenci eğitimini yarıda bırakarak sokağa itilmekte, buralarda da işsizlik, uyuşturucu, ölüm tekneleri ve organize suç şebekelerinin ağına düşmektedirler. Artık herkes eğitim müfredatının bozuk ve çıktılarının başarısız olduğunu, öğretmenlerin dışlandığını ve maaş skalasının en altında yer aldıklarını görüyor.

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti olarak biz, Tunus’taki eğitimi kurtarmak için Yüksek Kurul’un, komisyon ve uzmanların dikkatini şu hususlara çekiyoruz:

Birincisi: Eğitim sorunu yalnızca araçlarda, yöntemlerde ve müfredatlarda değildir. Asıl sorun, modern devletin eğitim sisteminin üzerine kurulduğu temeldedir. Bu sistem; Tunus toplumunu Batılılaştırmak, dininden ve ümmetinden koparmak, Batı’nın kültürel hegemonyasını güvence altına almak ve sömürgeci Batı’ya sadık laik elitler yetiştirmek amacıyla dini hayattan ayırma esası üzerine kuruludur. Dolayısıyla bu iflas etmiş modeli yeniden piyasaya sürmek, daha fazla çöküş, yozlaşma ve Batı’ya bağımlılıktan başka bir şey üretmeyecektir.

İkincisi: Eğitim reformu, Batılı eğitim modellerini ithal etmekle değil, İslam Ümmeti’nin akidesinden neşet eden, bilimsel ilerleme ile uygarlık mirasını birleştiren bir eğitim sistemi inşa etmekle mümkündür. İslami bir zihniyet ve nefsiyete sahip İslami şahsiyetler yetiştirmek için eğitim politikaları ve hedefleri, ümmetin kimliğini ve İslami akidesini koruyan bir metodolojiye göre belirlenmelidir.

Üçüncüsü: Eğitim sisteminin İslam esasları üzerine inşa edilmesi, İslam’ı hayattan koparan bir siyasal sistemin gölgesi altında asla mümkün değildir. Aksine bunun için İslam’ı akide olarak benimseyen ve ondan kaynaklanan hükümleri uygulayan bir devlete gerek vardır. İşte Raşidi Hilafet Devleti, İslam’ı birinci derecede siyasal sistem haline getirecektir.

Hilafet sistemi, net ve bağımsız bir siyasi vizyona sahiptir. Eğitimi, birinci sınıf devlet adamları yetiştiren bir fabrika, liderliği arzulayan ve aşağılayıcı bağımlılığı kabul etmeyen güçlü şahsiyetler yeşerten verimli bir toprak haline gelecektir. İslam, eğitimi, sağlık ve güvenliği devletin ücretsiz ve en yüksek kalitede sağlaması gereken toplumsal temel ihtiyaçlardan biri haline getirecektir. Ayrıca devlet, her bir bireyin yeme, içme, giyinme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmasını da garanti altına alacaktır.

Bu doğrultuda Hilafet Devleti, kamu mülkiyetinden ve elinde bulundurduğu kaynaklardan (madenler, enerji, tarım ve hayvancılık gibi) elde edeceği devasa gelirleri; ilköğretimden ortaöğretime, liseden yükseköğretime kadar kapsamlı bir vizyona dayalı bir eğitim sistemi inşa etmek için harcayacaktır. Bu eğitim sistemi de ümmetin hayati meselelerini savunacak, onlara hizmet edecek, stratejiler geliştirebilecek, hayatın çeşitli alanlarında ihtiyaç duyulan farklı becerilere ve uzmanlık alanlarına sahip İslami şahsiyetler yetiştirecektir.

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” [Zümer 9]

Devamını oku...

Mevcut Sistemin Enkazı İle Tarihin Çağrısı Arasında: Bugün Ümmet Nerede Duruyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Mevcut Sistemin Enkazı İle Tarihin Çağrısı Arasında: Bugün Ümmet Nerede Duruyor?

Dünya bugün, olayların hızlandığından artık hiçbir aklı başında kişinin şüphe duymadığı olağanüstü bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Çağdaş uluslararası sistemden kaynaklanan krizler artık geçici olaylar ya da kapitalizmin sadece dönemsel aksaklıkları değil; aksine, dünya sisteminin üzerine inşa edildiği fikri ve siyasi temeldeki yapısal bozukluğun bariz belirtileridir. Olaylara yüzeysel bir bakış, insanı sayısız ayrıntıdan mahrum bırakır; oysa derinlemesine bir analiz, sorunun özüne inerek, çekinmeden ve boyun eğmeden çare sunar. Bu dönüm noktalarının önünde durup dikkatle incelememiz gerekir:

Birincisi: Kapitalist sistemdeki yapısal sorun: Mevcut küresel sistem, insanı huzursuz eden ezeli sorulara şifa verici cevaplar sunmaktan aciz kalmıştır; zira hak ve adalet pahasına tamamen güç dengelerine ve sırf çıkarcılığa taraf olma, birbirini izleyen ekonomik krizler, yeryüzünün servetlerinin küçük bir azınlığın elinde toplanırken halkların ise enflasyon, pahalılık ve borçların yükü altında ezilmesi, fikri ve toplumsal krizler, insanın fıtri bağlarının parçalanması ve bireyin ruhi bir kayboluş ve bocalama hali içinde bırakılması; evet bu boşluk artık gizli bir sır değildir; aksine Doğu’dan önce Batı’nın düşünürleri tarafından kabul edilen bir gerçek haline gelmiştir.

İkincisi: İslam ümmetimiz ve çatışma denklemindeki konumu: İslam ümmetimiz, tarihte marjinal bir ümmet değildi ve asla da olmayacaktır Bugün ümmetin karşı karşıya kaldığı gerçek zorluk, kaynak eksikliğinde ya da beşeri enerjilerin acziyetinde değil, aksine hadari akidesi ile üzerine uygulanan siyasi sistem arasındaki talihsiz kopuklukta yatmaktadır; zira geçtiğimiz on yıllar, ister Doğu ister Batı olsun, ithal edilen tüm metotların ümmete daha fazla bölünmüşlük ve bağımlılıktan başka bir şey getirmediğini kanıtlamıştır; dolayısıyla ümmetin milletler arasındaki konumunu geri kazanması, kağıt üzerinde kalmış bir mürekkep ya da soyut bir temenni değildir; aksine keskin medeniyet çatışmasının doğasının dayattığı bir zorunluluktur..

Üçüncüsü: Kalkınma projesi, basiret üzere çalışmak:

- Ümmetin hayati davası, yamalı çözümler ya da orta yol uzlaşmalarını gerektirmez; aksine İslami hayatı tatbik sahasına geri getirecek kapsamlı yeniden başlama vizyonunu, ideolojiye dayanmayı ve geçici gerçekliğin dalgalanmalarından etkilenmeyen sağlam bir fikri inşayı gerektirmektedir.

- Kapsamlı siyasi bilinç, büyük güçlerin planlarını ortaya çıkarmak ve halkların kaynaklarını kontrol etmek için kullanılan araçları ifşa etmek.

- Alternatif bir formül oluşturmak ve insanın işlerini adaletle gözetmeye hazır hadari bir alternatif olarak ekonomik, siyasi, içtimai ve uluslararası ilişkiler gibi yaşamın çeşitli alanlarına yönelik kapsamlı bir İslami çözüm sunmak.

Temiz bir aklı ve kalbi olan herkese bir söz:

Tarihi belirleyici anlar, seyirci olanları beklemez; bugünkü çağrı, bu ümmetin her bir ferdine, her bir düşünürüne ve geleceğine hırs gösteren herkese yöneliktir; nitekim saf bir vizyona sahip olmak ve ideolojiye sımsıkı sarılmak, kalkınmanın ilk yoludur. Bizler sadece fikrî bir teoriye değil; aksine derin bir siyasi bilince, sarsılmaz bir azme ve ümmete otoritesini, insana ise onurunu yeniden kazandıracak samimi bir çalışmaya davet ediyoruz ki böylece İslam, her zaman olduğu gibi, insanlığı cehaletin ve menfaatçiliğin karanlıklarından hakkın adaletine ve rahmetine çıkaran bir nur olsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Abud El-Fakih – Yemen

Devamını oku...

Batı'nın Müslümanlara Yönelik Saldırganlığını Kim Durduracak?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Batı'nın Müslümanlara Yönelik Saldırganlığını Kim Durduracak?

Haber:

1- Portekiz Cumhurbaşkanı Antonio Jose Seguro, aşırı sağın dayatmaya çalıştığı ve kamusal alanlarda yüzün örtülmesini yasaklayan bir yasa çıkardı; birçok kişi bu önlemin, peçeli Müslüman kadınları hedef aldığını düşünüyor.

Portekiz de, Fransa, Belçika, Danimarka ve Avusturya gibi, burka ve yüzü kapatan her türlü giysinin giyilmesine çeşitli kısıtlamalar getiren diğer Avrupa ülkelerine dahil olmuştur.

2- Müslümanların toplu olarak sınır dışı edilmesi ve askeri güç kullanılarak camilere baskın düzenlenip Müslümanların ABD'den çıkarılması çağrısında bulunan Amerikalı sağcı aktivist Laura Loomer'ın açıklamaları, Müslümanlara karşı nefret ve şiddeti kışkırttığı yönündeki suçlamaların ortasında geniş çaplı bir eleştiri dalgasına yol açmıştır.

Yorum:

Son on yıllarda Batılı sistemlerin Müslümanlara yönelik nefreti dikkat çekici şekilde belirgin bir hale gelmiştir; zira Batı ülkelerinin siyasi sahnesinde, başka acil ekonomik ve toplumsal krizler ve sorunlar bulunmasına rağmen, göç, kimlik ve dini özgürlükler etrafındaki siyasi ve güvenlik tartışmaları egemen bir hale gelmiştir.

Örneğin Fransa, dini dernekler ve özel okullar üzerindeki denetimi sıkılaştırmak amacıyla yasalar ve kararnameler çıkarmış ve hükümet ise bu politikaları, cumhuriyetin değerlerini korumak ve aşırılıkla mücadele etmek kapsamındaki bir adım olarak savunmuştur.Bu durum, bir dizi Avrupa ülkesinde ve ABD’deki sağcı akımların etkisinin artması ve İslamofobi göstergelerinin yükselmesiyle aynı zamana denk gelmiştir.

Ayrıca Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı tarafından yayınlanan verilere göre, Avrupa’daki Müslümanların yaklaşık yüzde 47’si günlük yaşamlarında bir şekilde dini veya etnik ayrımcılığa maruz kaldıklarını ifade etmektedirler.Bunun yanı sıra şerî kıyafete bağlı kalan Müslüman kadınlar, iş piyasasında ek zorluklarla karşı karşıya kalmaktadır; zira raporlara göre, bu kadınların büyük bir kısmı iş ararken ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar.

Tebaanın kalkanı olan İmamın yokluğu, Batılı yöneticilerin Müslümanlara dil uzatmalarına bir alan bırakmıştır; bu nedenle Müslümanların Halifesinin ve Hilafet sisteminin geri dönüşü, Müslümanları her türlü ihlalden korumak için tek yoldur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Nezir İbn-i Salih – Tunus

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER