Logo
Bu sayfayı yazdır
Fabrikaya Sahip Olan Kimse, Onun Kararlarına da Sahip Olur

بسم الله الرحمن الرحيم

Haber-Yorum

Fabrikaya Sahip Olan Kimse, Onun Kararlarına da Sahip Olur

Haber:

Hükümet ve şirket yetkilileri, Polonya’nın, Avrupa’nın en büyük ordusunu kurduğu bir zamanda, teslimat operasyonlarını hızlı bir şekilde artıramayan uzak tedarikçilere olan bağımlılığını azaltmak için yerel savunma şirketlerine ve Orta Avrupa’daki diğer savunma şirketlerine yöneldiğini belirtiyorlar.

Silahlanma Ajansı’nın analiz ettiği verilere göre; Polonya'nın, Orta Avrupa'daki diğer şirketlerle yapılan ortak girişimler de dâhil olmak üzere yerel şirketlerden yaptığı savunma alımlarına yönelik harcamaları, 2022'den bu yana yaklaşık dört kat artarak geçen yıl 30,4 milyar Zlotiye (8,15 milyar Dolar) ulaşmıştır; Ukrayna'daki çatışma tüm Avrupa genelinde savunma harcamalarının artmasına yol açarken, ancak bu Polonya'da en yüksek önceliği temsil etmektedir. (Reuters)

Yorum:

Görünen o ki Polonya, basitçe daha büyük bir orduya ve daha fazla silah fabrikasına sahip olmak istiyor; ancak haberin önemi, bu yönelimin arkasında duran soruda yatmaktadır: Devlet, silahları daha ucuz olan yerlerden satın almak yerine, neden kendi sınırları içinde üretmek için daha yüksek bir maliyet ödemeye hazır bir hale geldi?

Cevap, Ukrayna Savaşı’nın ardından Avrupa’da yaşanan dönüşümün bir yönünü ortaya koymaktadır. Zira Avrupa ülkeleri, paraya sahip olmanın mutlaka güce sahip olmak anlamına gelmediğini fark ettiler; çünkü bir devlet, normal koşullarda ihtiyaç duyduğu şeyleri satın alabilir; ama sonra bir savaş ya da kriz patlak verdiğinde, kendisine dayandığı üretim hatlarının, malzemelerin ya da ulaşım yollarının kendi kontrolü dışında olduğunu fark edecektir.

Bu nedenle büyük ülkeler için fabrika artık sadece kâr getiren ve istihdam sağlayan bir proje olmaktan çıkmış, siyasi ve askeri karar alma yeteneklerinin bir parçası haline gelmiştir. Polonya'nın durumunda ortaya çıkan şey de tam olarak budur; zira Varşova sadece daha fazla silah satın almakla kalmayıp, aynı zamanda silah üretim kapasitesinin daha büyük bir kısmına da sahip olmak istemektedir.

Ancak bu eğilimin bir bedeli vardır. Nitekim orduya ve savunma sanayisine giden devasa miktardaki fonlar, Avrupa ekonomilerinin zaten çok sayıda baskı altında acısını çektiği bir zamanda gerçekleşmiştir. Askeri harcamalar arttıkça, hükümetlerin karşı karşıya kaldığı ikilem de artmaktadır: Peki asıl olarak bu güvenliği finanse etmesi gereken ekonomiyi tüketmeden, güvenlik nasıl finanse edebilir ki?

İşte burada bir çelişki yatmaktadır: Zira Avrupa bugün, krizlerin ortaya çıkardığı bir zayıflığı tedavi etmeye çalışmaktadır; ancak bu zayıflığı tedavi etmek, ona yeni yükler getirmektedir.

En önemlisi de Polonya münferit bir vaka değildir. Zira yaşananlar, devletlerin kendi ekonomik ilişkilerine bakışında bir değişim olduğunu ortaya koymaktadır. Yıllar boyunca temel soru şuydu: En düşük maliyetle nerede üretim yapabiliriz? Ama uluslararası çatışmaların şiddetlenmesiyle birlikte, bazen maliyet sorusundan önce gelen başka bir soru da ortaya çıkmaktadır: Bir kriz patlak verdiğinde, bu kaynağa güvenebilir miyiz?

Bu nedenle ülkelerin, bazı sanayileri kendi topraklarına geri getirdiklerine, daha önce piyasaya bıraktıkları sektörleri desteklediklerine ve hassas olarak gördükleri alanlarda dışa bağımlılığı azaltmaya çalıştıklarına tanık olmaktayız. Zira açık ticaretin geliştiği ve fabrikalar ile pazarların iç içe geçtiği dünya; bu iç içe geçmişliğin bizzat çatışma anında bir baskı aracına dönüştüğünü keşfetmeye başlamıştır.

Bundan dolayı Polonya’daki bir silah fabrikasıyla ilgili haber, Polonya’nın kendisinden bile daha büyük bir öneme sahip hale gelmektedir; zira bu haber, ülkelerin bir çatışma olasılığına hazırlandığı ve her gücün elinde bulundurduğu araçlardan mümkün olduğunca daha büyük bir kısmına sahip olmaya çalıştığı bir dünyayı yansıtmaktadır.

Ey Müslümanlar: Polonya gibi bir devlet, bağımsız kararların, devletin kontrol edebileceği sanayi, güç ve kaynaklara ihtiyaç duyduğunu idrak ettiğine göre, sizlerin de elinizde dağınık halde bulunan gücün boyutunu idrak etmeniz daha evladır.

Sizin ülkeleriniz zenginliklerden, coğrafi konumdan, adamlardan ve zihinlerden yoksun değildir; ancak bu imkânlar, sömürgecilerin belirlediği sınırlarla birbirinden ayrılmış varlıklar arasında dağılmıştır; öyle ki tek bir ümmetin gücü, hiçbirinin tek başına birleşik ümmetin ağırlığına sahip olmadığı onlarca küçük bir güce dönüşmüştür!

Bu nedenle bu uluslararası dönüşümlere bir seyirci gözüyle değil, aksine dünyaya ideoloji taşıyan bir ümmetin gözüyle bakmalıyız. Güç dengelerindeki değişimi ve eski yöntemlerin çatırdaması hakkında gördüğümüz şeyler, ne kadar köklü görünürse görünsün gerçekliğin değişime açık olduğuna dair inancımızı artırması gerekir; zira bizim görevimizin, Amerika, Çin veya Avrupa’nın belirleyeceği yeni uluslararası düzeni beklemek değildir; aksine Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için ciddi bir şekilde çalışmaktır; böylece gücümüzü, servetimizi ve siyasi kararlarımızı tek bir varlık altında birleştirip, milletler arasındaki konumumuzu geri kazanabiliriz.

Bu yüzden talep edilen, gelecekteki uluslararası sistemde yerimizin nerede olacağını sormak değildir? Aksine uluslararası sistemi şekillendirebilecek bir devlete sahip olup, İslam’ı dünyaya hidayet ve adalet risaleti olarak taşımak için çalışmamızdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Template Design © Joomla Templates | GavickPro. All rights reserved.